Bundan yıllar önce, doktora belgemi alabilmem için Yüksek Öğretim Kurulu tarafından yapılmış olan ve KPSS denilen bir sınava girmem ve 60 almam gerekiyordu. O dönemlerde Muğla'da yaşıyordum ve çok da İngilizcemi geliştirmeye yönelik kurslar yoktu. Birkaç ay bir dershaneye devam etmiş ve sınava girmiştim. İlk girdiğim bir sınav olmasına rağmen '59' alınca çok sevinmiştim. Bir dahaki sefere çalışırsam, kolaylıkla bu işi başaracağıma inanmıştım. Aradan tam altı ay sonra yeniden sınava girdiğim zaman, çok ilginç bir durumla karşılaşmıştım. Çünkü yeniden '59' almıştım. Tam altı ay çalışmıştım ve bir adım bile ilerlememiştim. Moralimi bozmamaya çalışarak, derin bir nefes almış ve bu sefer başarılı olmak için çok daha fazla çalışmıştım. Tam altı ay sonra aldığım sonuç artık tam bir şok etkisi yaratacak cinstendi. Çünkü yine '59' almıştım.
Bütün bu olayları yaşadıktan sonra çevremden gelen seslere dikkat etmeye başlamıştım. Bana diyorlardı ki: 'ya, sana bence birisi taktı, seni geçirmiyor'. Yada ben kendi kendime diyordum ki: 'hey Meltem, bu hak mı?, sen üniversitede İngilizce eğitim mi almıştın ki, senden İngilizce başarı bekliyorlardı?' Bu ve benzeri soruları yada serzenişleri dikkate almaktansa, kendime şu soruyu sormayı tercih etmiştim: 'Acaba, ben nerede hata yapıyorum?'
Acaba, yanlış bir kitap mı okuyordum? Ya da yanlış bir yöntem ile mi çalışıyordum? Acaba başarılı olmak için neler yapmam gerekiyordu? Bu soruları sormak bana gerçek yolu bulmamdan da yararlı olmuştu. Olaylara daha farklı bakmamı sağlamıştı. Bu sınav bir bilgi sınavı değildi. Aynı üniversite sınavı gibi bir sistem ile yapılıyordu. Yani beş şık vardı, bunlardan birisini seçmek başarıyı sağlamak demekti. Kısacası, siz ne kadar iyi İngilizce biliyor yadakonuşuyor olsanız da, bu sınavda çok düşük bir puan da alabilirdiniz.
Bu sınav şeklinin bu şekilde olduğunu anladıktan sonra, neden böyle oldu, ne verdiler ki alacaklar, haksızlık falan demekten vazgeçtim ve bu sınavı ne yaparsam kazanabilirim demeye başlamıştım. Tam bu sırada bir arkadaşımda aynı dertten ağzı yanmıştı, bir İngilizce öğretmeninden ders alarak bu sınavı geçtiğini söylemişti. Ben de hemen koşarak Filiz Hoca'ya gittim. Kısa sürede beş seçenekten önce iki seçeneğe nasıl düşürüleceğini, sonra da tek bir işaretle doğruyu nasıl yakalayacağımı öğrenerek 70 alarak sınavı başarmış geçmiştim. Olay, İngilizce örenmek değildi, sadece sınavı geçmekti. Böyle olunca da başarmıştım.
Bu hikayeyi anlatmamın nedeni, şu anda hepimizin evinde yaşanan bir görüntünün bizim evimizde de yaşanıyor olmasıdır. Seçim sonuçları açıklanmış ve AK Partinin muhteşem başarısı ile sonuçlanmıştı. Ekranda program yapan bütün gazeteciler seçim değerlendirmesini yaparlarken, ben de kulağım orada: 'Vay be, helal olsun AK Partiye' dedim. Gerçekten takdir edilecek bir sonuç aldılar. Dördüncü kez bir ülkede bir parti iktidar oluyor. Bunun sırrı acaba nedir diye sormak gerekiyor. Yukarıda belirttiğim kendi hayatımla ilgili olay aslında AK Partinin bu başarıyı nasıl aldıklarını sanki açıklıyor gibime geldi.
AK Parti, yıllar önce şu soruyu sordu kendi ülke vatandaşlarına… Ne istiyorsunuz? Çok basit bir soruydu bu aslında. Ne istiyorsunuz? Vatandaş başladı anlatmaya: Çocuğuma eğitim, oğluma iş, evime yakıp, temiz sokaklar, ucuz ulaşım, rahatlıkla gidebileceğim sağlık hizmetleri, kısacası insan olduğumu hatırlanmak istiyorum dedi.
Aynı günlerde aslında bütün vatandaşlar bu dertlerini diğer partilere de bu sözlerini aktarıyorlardı. Ama nedense bir türlü onların bu sesli yakarışlarını duymuyordu, yada duysalar bile dinlemiyorlardı. Kendi kendilerine konuşuyorlar, yaparız ederiz diyerek oradan buraya koşup duruyorlardı. Neye güveniyorlardı bilmiyorum ama bir şeyleri yapamayacakları o günlerden beri belliydi.
İlk defa yapılan seçim sonuçları bile onları kendilerine getirmedi. Sadece tek bir soruyu sorsalardı yine ikinci bir seçimde şansları olacaktı. İnsanlar ne istiyor, ne yaparlarsa kazanırlardı. Kimler ile birlikte olmak, onların hangi duygularına tercüman olacaklarını bilselerdi, ikinci seçimde bir şansları olacaktı.
Hani denir ya 'basiretsiz olmak' diye bir söz vardır. Herkes ahkam kesti, liderler kendilerini bir matah zannettiler. Koltuk tatlı geldi, başarısız olduklarını görmediler, o aynalara bakmayı sevmediler. Bir daha girdiler seçime. Yine sormadılar bu seçime girerlerken. Bir iki oy aldık zannettiler, yine bağırdılar. Yine suçladılar. Bir şey üretmediler, bir konuda çözüm sunmadılar. Kararlı olmanın, sevgi dolu olmanın, kucaklayıcı olmanın anlamını göremediler.
Vatandaşın ne demek istediğini gözlemleyemediler. Sadece ve sadece o günlerde insanlar neden AK Parti'ye oy verdiklerine dair bir anket yapsalardı, inanın almış oldukları sonuçlar güçlü 3 partiyi bugün çok daha farklı bir yere getirebilirdi.
HDP'nin düşmesi doğaldı, çünkü haziran seçimlerinde bile kendilerine biz bu oyları 'borç olarak aldık' demişlerdi. Bu doğal olarak geri gitti. CHP evet ilk defa en yüksek seviyeye çıkmış bile olsa, değişmedi hiç de değişmeyecek. Başarmayı hedeflemeyen hiç kimsenin başarılı olamayacağı gibi.
MHP'nin başarısızlığı ise en kötüsü bence, çok değerli kişiler vardı partide, ancak Bahçeli, bu kişileri hiç düşünmeden harcadığı… Seçim öncesi, MHP oylarının AK Partiye gideceğini herkes söylüyordu, herkes duyuyordu ama bir Devlet Bahçeli duyamadı..
Sonuç mu? Tabiki üzücü. Takdir mi etmek gerek, kesinlikle. AK Parti ilk günkü AŞK ile dediler ve ilk günkü AŞK ile halkın sevgisini alarak başardılar. Türkiye, yarın sabah yeni bir güne uyanacak. Umarım yeni günler, ülkemiz için hayırlara vesile olsun. Hiç üzülmeyin, bir başka gün, bir başka yıl: 'Halk ne istiyor?' 'Bu ülkeyi daha başarılı günlere nasıl taşıyabiliriz?' diyen kişiler çıkıncaya kadar bekleyeceğiz. Siz ve bizin olmadığı, daha başarılı parti liderleri ile birlikte….