gün benim için erken başlamıştı. sabah toplantı için istanbul’’a, oradan da antalya’’ya uçacaktım.
kanat takmadan bile uçabilirdim. üç yıldır tatil yapamayan bir insanın ruh haliyle, tatil için gittiğim antalya’’ya zevkten uçacaktım.
istanbul’’un muhteşem trafiğiyle, yarım saat süreceği söylenen yolu 1.5 saatte alarak, toplantı yerine
gecikmeli olarak vardım. çengelköy’’de, boğaza karşı süren toplantım, içeriğiyle ve önümdeki sandallarla, bütün yorgunluğumu ve stresimi aldı. sonrasında istanbul modern’’deki hüseyin çağlayan sergisini gezmekten, uçağı kaçırırım korkusuyla vazgeçmiş, rotamı beyoğlu’’na çevirmiştim. benim için bir istanbul klasiği olan, önce inci’’de profitrol yenir sonra da bir sergiye ya da filme gidilir, turuma geçtim.
inci’’de, arkadaşlarımla buluştum. türkan’’ın şaşkın bakışları altında, özlem’’le birlikte ikişer tabak profitrolü afiyetle götürdük. ağzımın suyu akmaya devam ederken, istiklãl caddesinde gidemediğim filmlere hüzünle bakarak, pera müzesi’’ne* yöneldik. (suna-inan kıraç çiftine, böyle bir mekanı bizlere hediye ettikleri için, bir kez daha sonsuz teşekkürler!..)
artık havalimanına doğru yola çıkmalıydım. 2 saat zamanım olmasına rağmen, bu şehir beni korkutuyor!.. korktuğum oluyor ve servisi kaçırıyorum. 2 aktarmayla, metro ile çok kolay ulaşabileceğimi söylüyor birisi. bilmemenin getirdiği çaresizlikle, metroya yöneliyorum.
veee, kabusum bu noktadan başlıyor!..
metrodaki görevli’’den, aslında, 4 aktarmayla gidildiğini ve asla zamanında ulaşamayacağımla ilgili harika bir geribildirim alıyorum. korkarak da olsa, şansımı denemek istiyorum. aktarmalar, metronun bozulması, metro’’nun dışına çıkıp sanki saatlerce yürümem, insan üstü kalabalık, sıcak ve üstüne üstlük metronun dış hatlara gidiyor olması, bende alacakaranlık kuşağına düşmüşüm hissi yaratıyor!..
sanki, hayatı (tatili) kaçırıyormuş duygusuyla, birden çok ümitsiz ve mutsuz bir ruh haline bürünüyorum.
havalimanına vardığımda, acaba, topuklu ayakkabılarımı çıkararak iç hatlara doğru bir depar atsam, faydası olur mu diye içimden geçirsem de, yapamıyorum. aklıma, emanete bıraktığım eşyalarım geliyor. dolabın anahtarını elime alıyorum. sıradaki japonlara yalvararak, öne geçiyorum. kontrole girerken ’“- lütfen ötmeyeyim’” diye dua ediyorum. ilginçtir, üzerimdeki metallere rağmen ötmüyorum. iç hatlara doğru, ne kadar süreceğini bilemediğim, uzun koşuma başlıyorum. bir süre koştuktan sonra, ansızın, elimdeki anahtarı kontrol sepetinde bıraktığımı ve almadığımı hatırlıyorum. ’“- kesin kaçırdım’” iç çığlıklarıyla, geriye dönüyorum. bana sırasını veren japonlarla karşılaşıyorum. koro halinde ’“enahhtar’” diye bağırmalarına, kafa sallıyorum. saatlerce koştuğumu hissedecek kadar bitkin bir halde,
emanetten eşyalarımı alarak, biletimi alacağım noktaya varıyorum. saate bakmaktan çoktannn vazgeçmişim. internetten check-in yaptığım için, hãlã şansım var sanıyorum. girişlerin kapandığını öğrendiğimde ise; içimde kalan, son su damlacığının da burnumdan düşüşünü, tükenmiş bir şekilde izliyorum.
veeeeee, şansım bu noktada dönüyor!..
görevli, bir daha yapmamam şartıyla bu seferlik biletimi keseceğini söylüyor. neredeyse iki saat süren maratonum, nihayet bitiyor. uçağa bindiğimde, kendimi, hiç de iyi hissetmiyorum. yığıldığım koltuktan, yolcu kabulünde olan hostese ’“- bir bardak su’” diye, adeta inliyorum. büyük ve gerçek bir gülümsemeyle, yoğunluğuna rağmen benle ilgileniyor. suyu, can suyum gibi içiyor, ona hayatımı kurtaran bir hemşire gibi, gülümsüyorum. ilgisini, samimiyetle kesmiyor. nasıl göründüğümü bilemiyorum ama bu sefer de, kabin amiri yanıma gelerek, ’“- tansiyonunuz veya kan şekeriniz düşmüş olabilir, lütfen bu meyve suyunu için ve bu keki yemeye çalışın’” deyip, gülümseyerek yanımdan uzaklaşıyor. berbat göründüğümü düşünmeye başlıyorum. biraz daha sakinleştiğimde, ayaklarımdaki acıyı hissediyorum. iki saatlik koşum sırasında, sanırım yere yuvarlandığım bir arada, her iki ayağımı da parçaladığımı, o an fark ediyorum. hayatımı kurtaran hostes/hemşireye gönül rahatlığıyla sesleniyorum. kocaman ve gerçek gülümsemesi eşliğinde, yara bantı getiriyor. az kalsın,
’“- öpeyim de geçsin’” diyeceğini düşündürecek kadar, sıcak ve ilgili davrandıklarını düşünerek, kendimi güvende hissediyorum.
hosteslerin yaklaşımı, beni, bu atlas jet’’in kurum kültürü mü, yoksa uçuş görevlilerinin kişisel hassasiyetleri mi acaba, diye düşündürmedi değil!.. nedeni ne olursa olsun, benden ilgisini esirgemeyen hemşirem/hostesim; EBRU GÖKLÜK’’E, kabin amiri; İLKNUR ACAR’’A ve böyle bir ekiple çalıştığı için, atlas jet’’e sonsuz teşekkürler’…
bu ilgiyi neden bu kadar abarttın ki, diyebilirsiniz, haklı olarak!.. çünkü, biz bu ülkede, olağan ve olması gereken gibi davranan kişi/kurumları bile, artık şaşkınlıkla karşılıyoruz. acaba, sayısal olarak azaldıkları için mi?.. bundan yaklaşık bir yıl önce, pegasus havayollarıyla bir uçuşumda, baygın bir halde, su diye inlerken, hostesin yüzüme bile bakmadan,
’“- suyu para ile satıyoruz’” demesine çok içerlemiş,
’“- suyu parayla mı satıyorsunuz diye sormadım, bayılmak üzereyim ve su istiyorum’” demiştim.
bunu, basit bir hostes hatası olarak görmeyerek, izmir’’e döndüğümde, pegasus havayollarına bir şikayet e-postası/faksı göndermiştim. pegasus hava yolları; yanıt vermeyerek bunun bir hostes hatası olmadığını doğruluyordu. pegasus, benim sağlığımdan çok, cebimden su parası eğer çıkmazsa, kaybedeceği su parasını düşünüyordu, sanırım.
işte, sırf bu yüzden, belki olağan karşılanması gereken ama artık benim olağan karşılayamadığım, iki ayrı havayolunun yaklaşımını, sizlerle paylaşmak istedim.
* japonya medya sanatları festivali istanbul’’da / 6 ağustos-3 ekim / PERA MÜZESİ
sakın serginin adına aldanmayın, çocuğunuzu da götürün. özellikle, her yaştan çocuğun ve gencin ilgisini ve şaşkınlıkla dikkatini çekecek, eserler var. kendi müziğinizi, çiçeğinizi, nakışınızı yapabileceğiniz, sizi eyleme sevk eden, daha pek çok sürprizi de içinde barındıran bir sergi. şaşıracak ve mutlu olacaksınız!..