Yıllar önce 'mikro kredi' alan kadınlar ile ilgili akademik bir çalışma yapmak için, İzmir'in belirli semtlerinde yaşayanların ziyaretçisi olmuştum. Bazı evlerde gördüğüm manzaralar ve olaylardan o kadar etkilemiştim ki, kendi kendime söz vermiştim. Ülkemizdeki kadınların daha iyi eğitimli olmaları için her türlü desteği sağlamak için çabalayacaktım. Çünkü biliyordum ki; 'eğitimli kadın' gelecekte yaşanacak sorunların çözümünde 'baş aktör' olacaklardı. Bu nedenle onlara yatırım yapmanın, onların gelişimlerine katkıda bulunmanın hepimizin de asli görevi olması gerektiğine inanıyordum.
21 Haziran cumartesi günü, Nurettin Kurt'un Hürriyet gazetesin de 'Kumanın Savaşı' başlıklı yazısını okurken birden geçmiş anılarım ile gelecek planlarım örtüştü. 8'inde nişanlanan, 12'sinde evlendirilen, 18 yaşında başkasına 'kuma' verilen 34 yaşındaki kadın, çocuklarını kaybetmemek için zorlu bir mücadelesine başladı diyordu gazetedeki haber… Koca şiddetinden kaçıp İstanbul'da dava açan kadına, mahkeme 'Git, Siirt'e dava aç' demişti.
Bu haberi okuduktan sonra olayı bir kaç bakış açısı ile değerlendirmenin daha doğru olacağına düşündüm. Bunlardan birincisi; günlük hayatın koşuşturmaları sırasında bazı zorluklardan hep şikayetçi oluruz. Aslında bir an zamanı durdursak ve ülkenin bir başka köşesinde bir başka kadının nelerle uğraştığını düşündüğümüzde şöyle bir durup: 'ne yapıyorum, ben' der miyiz acaba? Ya da bir kez bile olsa diyebilmek yararlı olabilir mi?
İkincisi ise, işin gerçek yüzü ve daha acı bölümü. Yani Türkiye'nin gerçeğinin böylelikle net bir şekilde ortaya çıkmış olması. Yani; ülkenin, nüfusunun yarısına sahip 'kadınlarına' karşı tutumunu ve davranışını gözlemlemek ve insana verilen değerin aslında ne kadar kolay harcandığını görmek…
Düşünün ortada dramatik bir tablo var: '13 çocuk, bir kadın ve bir koca aynı evde yaşıyor ama aynı evde sığıntı gibi bir başka kadın daha var. Varlığı ve yokluğu tam anlaşılmayan bir varlık. Bir insan, bir başka kadın… Hatta adamın bu 13 çocuktan pek çoğunu da doğuran bir başka 'ana'… ama bu kadının nüfusu bile yok, hastaneye bile gidememiş, ya da gitmiş ama doğurduğu çocuğun nüfus cüzdanın da 'ana ismi' diye yazılan yerde, bir başka 'ananın' ismi yazıyor.
Bu tablo yaşamın bir gerçeği: Yani ciddi bir 'Kuma' olayı, Türkiye'nin gerçek yüzü. Peki, ülke olarak bu konuda kimler, neler düşünüyor? Konulan vizyon doğrultusunda 'kadın ve çocuğa' ne kadar yer veriliyor? Düne göre yapılan gelişmeler neler? Hangi aşamadayız, nerede olmalıyız? Ülkenin hangi kesimindeki kadınlara ulaşabiliyoruz? Kadınları bilinçlendirmek ve erkekleri eğitmek acaba kimin görevi?
Bazen olaylara 'feminist' bazen de 'hümanist' penceremden bakıyorum. Bu ülkede, kadın yöneticiler ve kadın siyasetçiler acaba artarsa yaşamın rengi de değişir mi diyorum? Siyasetle ilgilenen kişilerin gelecek dönemler içinde vaatleri olduğunda, umarım bu öncelikli konular onların gerçekleştirmeye çalıştıkları konu başlıkları olur diye bir temenni de bulunuyorum. Bu düşüncenin bir 'ütopya' olduğunu düşünmeye başladığımda, kararsızlığa kapılmadan son yıllarda ülkemizin genel profilini göz önüne getirerek, çözümün yine içimizde olduğuna inanıyorum. Çünkü;
-İçişleri Bakanlığı verilerine göre 18 yaşın altında evlenen kişilerin sayısı son 3 yılda 130 bini aştı. Çocuk evliliklerin Türk Ceza Kanunu kapsamında 'cinsel istismar' olarak değerlendirildiğini, cinsel yönden istismar edilen kişilere üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması gerektiğini;
-Türkiye'de yaklaşık 2,5 milyon kişinin halen okuma-yazma bilmediğini… Nüfusumuzun %26,9'unun yani yaklaşık 15 milyon kişinin sadece 'ilkokul mezunu' olduklarını;
-Son altı yılda işlenen 'töre cinayetlerini' inceleyen kişilerin belirttiği raporlarda, 2000-2006 yılları arasında işlenen cinayetlerin çoğunun 'töre cinayeti' olduğu. Bu cinayetlerde 1190 kişinin öldüğü ve cinayet suçunun ise 'namus cinayeti' olduğunu;
-Doğu ve güneydoğuda 53 bin 384 kadınla yapılan 'Hane halkı anketi'nde kadınların yüzde 93,3'ünün 'akraba evliliği'; 453 kadının' berdel evliliği'; 405'inin 'kuma olduğu'nu, 8'inin 'kan bedeli' olarak evlendirildiği; 85 kadının ise 'kocası' öldüğü için kocasının kardeşi ile zorla evlendirilmiş olduğunu bilmek ve halen 'şaka' gibi diyerek yaşama devam edenlere son sözüm var: 'Türkiye gelişecek ve zenginleşecek ise bunu ancak 'eğitim' yoluyla yapacaktır. Hem tek tek vatandaşımızın hem de toplu halde ülkemizin refahını sağlamanın bilinen, garantili yegane yolu 'EĞİTİM' ve yine 'EĞİTİM'dir... Bir saniye bile kaybedecek vaktimiz yoktur.