İzmir’’de kurulması düşünülen üçüncü devlet üniversitesinin adı üzerindeki tartışmalar gerçekten çok düşündürücü boyutlara ulaşmış durumda!’¶
Ulusça bir şeyin adına sahip olmakla kendisine de sahip olmak gibi bir yanılsama içinde olduğumuzdan ve zihniyet dünyamızı da buna göre ördüğümüzden temel tartışma eksenimiz genel olarak üniversitenin adı üzerinde düğümleniyor. Bu süreç içinde Katip Çelebi’’den başlayıp, Çaka Bey’’e uzanan bir çizgi içinde Mustafa Necati, Hasan Tahsin gibi Milli Mücadele’’nin önder isimleri ve Mustafa Kemal Atatürk’’ün annesi Zübeyde Hanım da zincire ekleniyor. Denilebilir ki ideolojiler ve epistemelojik ön kabullere üniversitenin adı üzerinden bir meşrulaştırma sağlanmaya çalışılıyor.
Türkiye’’de siyasal iktidarların üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştığı kurumlardan bir tanesi de üniversitelerdir. Ülkemizde Darülfünu’’ndan modern üniversiteye geçişin tarihi de o kadar eski değildir. Batı’’da ortaçağın şafağında kurulan üniversitelerin aksine bizde daha çok İslam öğretisinin temellendirilmeye çalışıldığı medrese eğitiminden üniversiter anlayışa geçiş; Tanzimat reformlarıyla birlikte başlamıştır.
Ancak meşrutiyet dönemlerinde bin bir özveriyle kurumsallaştırılmaya çalışılan Darülfünun’’un Cumhuriyet döneminde devrimlere karşı muhafazakar bir tutum takınması tasfiyesini beraberinde getirmiş ve Dr. Reşit Galip’’in hazırladığı Atatürk’’ün de onay verdiği 1933 Üniversite Reformu ile birlikte modern üniversitelerin kurulmasının yolu açılmıştır. Bununla birlikte üniversitenin kurumsal bir kimlik kazanması sadece yapılan yasal düzenlemelerle sağlanamaz.
Zira; üniversite onu geliştirecek bir entelektüel zihniyet ve iklim olmaksızın gelişemez. Üniversiteyi var eden en geniş anlamda düşünce özgürlüğüdür. Üniversiteler akademik, mali ve idari özerkliğe kavuşmadıkları sürece siyasal iktidarların elinde ideolojik kadrolaşmalar ve kamplaşmalara hazır yerler haline pekala gelebilmektedir.
Ülkemizde bu durumun en güzel örneği YÖK’’tür. Bir 12 Eylül kurumu olan ve üniversite kavramının içeriğini boşaltarak üniversitelerin akademik ve idari özerkliklerini ortadan kaldıran YÖK’’ün kuruluşundan günümüze ’“durumdan vazife çıkararak’” izlemiş olduğu yol haritası; aslında ibret alınması gereken derslerle doludur.
Şimdilerde anayasa değişikliğini referanduma götürmek isteyen siyasal iktidarın neden YÖK’’le ilgili herhangi bir değişikliği bu pakete almadığını sormuyorum bile. Oysa iktidara gelmeden evvel en fazla şikayet ettikleri kurum; herkesin bildiği üzere YÖK’’tü. Hal böyle olunca Anadolu’’nun dağına taşına, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerine üniversite kurmak , oralarda kadrolaşmak ve yandaş akademisyenler yetiştirmek için YÖK’’ü de kullanmak gerekiyordu. Nitekim YÖK Kanunu çıktığı andan günümüze kadar ülkemizde kurulan üniversitelerin hiçbirisi entelektüel bir gereksinimden hareket edilerek kurulmamıştır.
Cumhuriyet, bilindiği gibi 1933 Üniversite Reformu’’ndan sonra üniversite açma konusunda çok titiz davranmış, İstanbul ve Ankara dışındaki üniversitelerin açılma gereksinimleri hep kültürel ihtiyaçlar, sosyal gereksinimler göz önüne alınarak gerçekleştirilmişti. Örneğin İzmir’’de Ege Üniversitesi’’nin kuruluşu, Adana’’da Çukurova Üniversitesi’’nin ya da Erzurum’’da Atatürk Üniversitesi’’nin kuruluşu bu gelişmeler sonucunda gerçekleştirilmişti.
Şimdiki durum ise bunun tam tersidir. Ülkemizde artık üniversite kurmak; yöre esnafının ekonomik gereksinimlerini karşılamak, üniversite kurulan yerlerde ev kiralarının artışını sağlamak ve ekonomik girdiyi fazlalaştırmak amacına yönelik tamamen duygusal (!) nedenlere dönüşmüş durumda’… Bu durumun doğal bir sonucu olarak doğru dürüst bir kütüphanesi, laboratuarı,araştırma ve dökümantasyon merkezi, sineması, tiyatrosu ya da konser salonu olmayan yerlerde kurulan üniversiteler; uygun kültürel iklim koşulları oluşmadığı için gelişemiyor ve birer yüksek lise haline geliyor.
Bu anlamda dünya bilim tarihine yeni bir kavram hediye ediyoruz. Çünkü ülkemizde sadece ders etkinliklerinin yapıldığı yerler haline gelen üniversiteler artık ne yazık ki ’“ünidersite’” oldular... Yeni açılan üniversitelerde öğretim elemanı yokluğundan dersler boş geçmesin diye o ilde ki bütün yüksek kamu görevlileri görevlendirmeyle ders veriyor ve bir öğretim üyesi haftada 40 saati aşkın bir ders yüküyle boğuşmak durumunda kalıyor.
Şimdi siz bu durumda bilimsel üretim, sorgulama, tartışma, araştırma ve dünyanın bilim literatürüne katkıda bulunma gibi evrensel nitelikler arayacaksınız ama boşuna’… Güya , sözümona kurulduğu yeri değiştirmek ve dönüştürmek için var edilen üniversiteler, bir süre sonra yerel etkileşimlerin içine girerek kurulduğu yerin ideolojik reflekslerine teslim oluyor, ya da en baştan orada hakim ideolojik reflekslere göre kurulduğu için doğal olarak yerel kalıyor. Yani üniversite, üniyerelsite haline dönüşüyor’…
Değerli Egedesonsöz okurları, şimdi de siyasal iktidar İzmir’’e bir III. Devlet üniversitesi açıyor. Kurulması düşünülen üniversiteye bulunan ad ise gerçekten çok ilginç. Üniversitenin adı Katip Çelebi olacakmış’…
Katip Çelebi’’yi İzmir’’de yaşayan üç milyon İzmirli’’nin kaçı bilir onu bilemem. Ama kesin olarak bildiğim bir şey var ki bu ad; tamamen şimdi var olan siyasal iktidarın yani AKP’’nin ideolojik refleksleriyle uyuştuğu ve örtüştüğü için bulundu. Katip Çelebi’’nin İzmir’’le olan bağı nedir derseniz onu da tam anlamış değilim. Bildiğim kadarıyla ünlü eseri Cihannüma’’sında İzmir’’le ilgili 3-4 satırlık bir bilgi var. Ama sadece bu bilgileri verdiği için tercih edildiğini sanmıyorum .Eğer öyle olsaydı mesela Evliya Çelebi ismi daha uygun olurdu diye düşünüyorum. En azından Evliya Çelebi Seyahatnamesi’’ nde İzmir ve kazalarıyla ilgili sayfalarca bilgi vermektedir.
Aslında bu yasa teklifini hazırlayanların Katip Çelebi’’yi de doğru dürüst tanıdıklarından emin değilim. Yoksa yazmış olduğu eserlerinde tütün ve alkol yasaklarına karşı devrine göre nispeten hoşgörülü bir yaklaşım içinde olan ve 1608’’de İstanbul’’da dünyaya geldikten sonra Enderun’’da yetişen; Padişah IV.Murat’’la birlikte Revan Seferi’’ne katılan ve daha sonra İstanbul’’da başta coğrafya, denizcilik ve biyografi çalışmaları olmak üzere pek çok eserinde devrin bilim anlayışının çok ötesinde eserler vermiş bir Osmanlı ulemasını tercih etmezlerdi diye düşünüyorum. Ama serde Osmanlı hayranlığı olunca ve Cumhuriyet değerleriyle bir türlü hesaplaşma mantığı devreye girince hayatında hiç İzmir’’de bulunmamış 1656’’da vefat ettiğinde İstanbul’’un Vefa semtine defnedilen Katip Çelebi’’nin adı pekala İzmir gibi Cumhuriyet’’in sembol kentine kurulacak üniversiteye verilebiliyor.
Evrensel bir kurum olan üniversite adlarının yerel isimlerle temsil edilmesi düşüncesine baştan beri karşı olan birisi olarak bu konunun ifrat ’–tefrit mantığı içerisinde ele alınmasını da ayrıca üzerinde düşünülmeye değer buluyorum. Katip Çelebi adına karşı teklif edilen Mustafa Necati, Yüzbaşı Şerafettin, Zübeyde Hanım, Hasan Tahsin, Halid Ziya Uşaklıgil gibi İzmir yakın tarihinin simge isimlerinin bu anlamsız tartışmanın içinde hercümerç edilmelerine de gönlüm bir türlü razı olmuyor. Ama en azından bu isimlerim herhangi birinin Katip Çelebi adından daha çok İzmir’’e yakışacağını da özelikle belirtmek isterim. Ama eğer İzmir’’i dünyayla buluşturacaksak Ege ve Dokuz Eylül Üniversiteleri’’nin yanında III.devlet üniversitesinin adını neden Efes Üniversitesi koymuyoruz?Bu toprakların dünya edebiyat , felsefe ve bilim tarihine armağan ettiği Homeros’’un, Herakleitos’’un, Aristides’’in ,Galenos’’un ve diğer İyonya doğa filozlarının adlarını kurulması düşünülen bu üniversitedeki araştırma merkezlerine versek daha anlamlı, daha evrensel bir iş kotarmış olmaz mıyız?Ne dersiniz?