'Akıl Oyunları' adlı filmde hayatı beyazperdeye aktarılan Nobel ödüllü matematikçi John Nash'in, New Jersey'de geçirdiği bir kaza sonucunda öldüğünü duyduğumda sarsılmadığımı söylesem yalan olur. Yıllar önce bu filmi seyrettiğimde, inanılmayacak derece etkilenmiş ve her seminer ve eğitimim de ondan bahsetmeden geçememiştim.
Nash'in, Princeton'da doktora tezi 'Oyun Teorisi' üzerineydi . Aslında Oyun Teorisi'ni ünlü matematikçi John VonNeumann ile Oscar Morgenstern 1994 yılında ortaya atmıştı. Ama ilk teori, sonucu sıfır olan oyunlar dışında kalan oyunlar için tatmin edici bir matematiksel modelleme getirmiyordu. Nash, bunu tamamladı.
Sonra? Sonra, 1959 yılında bir gün Nash, elinde o günün The New York Times'ıyla fakülte çay salonuna girdi. Gazetenin birinci sayfasının sol üst köşesindeki haberi işaret ederek 'Uzaylıların gizli bir mesajı bu ve onu sadece ben çözebilirim' dedi. Bu, Nash'in akli dengesini yitirmekte olduğunun ilk belirtisiydi. Bir süre sonra şizofreni teşhisiyle özel bir kliniğe yatırıldı.
RussellCrowe'un çok başarılı bir şekilde oynadığı bu filmi seyrettiğim gecenin sabahı üniversiteye giderek çok sevdiğim bir asistanımıza dönerek: 'ben dün gece çok kıskandım' dediğimi iyi hatırlıyorum. Bunun nedenini soran asistanımıza: 'John Nash'in sahneye çıkarak, 1994 yılında Oyun Teorisi kuramıyla Nobel Ekonomi ödülü aldığını ve herkesin onu coşkuyla alkışladığını' söyledim. Bunun üzerine Emre bana dönerek: 'Hocam, siz sahneye mi çıkmak istiyorsunuz?' dedi. Ben de 'evet' yanıtını verdiğimde yanıtı zaten hazırdı. 'Hocam, siz merak etmeyin bizim konferans salonuna siz gidin, ben öğrencilerimizi toplar getiririm, siz sahneye çıkarsınız ben de bir komut veririm, bunun üzerine bütün öğrenciler sizi çılgınlar gibi alkışlar' demişti.
Bu yanıt her ne kadar çok hoşuma gitse de ben sözlerime: 'İyi de Emre'cim, ben böyle değil insanlık adına bir şeyler yaptıktan sonra sahneye çağrılarak alkışlanmak istiyorum' dediğimde, o da büyük bir samimiyetle 'Bakın bunun için size güvence veremem' demişti.
Beni 'ben yapan değerlerimin' başında; 'insanlığa hizmet etme inancı' çok uzun yıllardır hep içimde olduğu için, seyretmiş olduğum bu film o yıllarda beni nedense ciddi bir şekilde motive etmişti. Ancak en büyük motivasyonu her halde John Nash'in Harvard Business School'da öğretim üyeleri odasında otururken, bütün diğer branşlarda profesörlük makamına gelmiş kişilerin yanına gelerek 'dolma kalemlerini' masanın üzerine koydukları an yaşamıştım.
İşte budur 'emeğe saygı', 'insana saygı' demiştim. Bu muhteşem bir başarının öyküsüydü. John Nash, şizofren tedavisi sonrasında yaşama eşiyle birlikte dört elle sarılan, dimdik bir bilim insanının görüntüsüydü. İnançlarını hiç yitirmeden istediği amaca ulaşan bir kişiydi. Takdir etmek ya da ona övücü sözler söylemek bile bence az kalacaktı bu aşamada. Bu filmde beni etkileyen ikinci konu, pek çok insanın 'senin büyüklüğüne inandık, biz de ayağa kalkıp alkışlıyoruz seni' şeklindeki metaforik gösterisi bu düşüncemi taçlandırmıştı.
Bu filmden çıkarılacak iki önemli başlık vardı aslında… Birincisi John Nash'in amacına ulaşma aşamasında yılmadan 'insanlık için' neden mücadele etmek istediği ve bunu nasıl başarıyla sonuçlandırmış olduğu… Diğeri ise insanoğlunun 'egolarından sıyrılarak' daha iyi birilerini takdir etmeleriydi.
Yaşamıma baktım, insanlığa hizmet etme yolculuğumda hangi noktaya gelmiştim, ya da gelememiştim. Daha etkili olan soru ise, 'beni kimler takdir etmiş' ya da etmemişti.
Bir eğitmen olarak en büyük şansımın ders verdiğim öğrencilerimin olduğunu biliyordum. Beni dinleseler de, duymak istemeseler de yine de dikkate aldıklarını biliyordum. Vermek istediğim mesajları küçük bir gruba vermiyordum. Belki de bir gün için de 100'den fazla öğrencime ulaşarak onların düşünce yapılarına girebilmiş olduğuma inanıyordum. Başlangıç noktamdaki 'insanlığa hizmet etme' heyecanım zaten burada başlıyordu. Bugün, John Nash'in ölüm haberini okuduktan sonra, derslerim boyunca başladım 'nutuklar' atmaya. Şaka gibi ama birden ben bile kendimden korktum. Gençlere bu kadar neden yüklendiğimi… Ama bilmelerini istiyordum. İtiraz etmenin, etraflarında dönen oyunların neler olduğunu anlatmanın, sahip çıkmanın, susmamanın neden bugünlerde önemli olduğunu onlara anlatmam gerekiyordu.
Türkiye'yi bu hale getiren dede ve babalarına-annelerine benzememelerini istemiyordum. Yaşanan geçmiş olayları iyi idrak etmelerini, analiz etmeleri gerekiyordu. Ülkemizde 'sen ve ben' kavgasına neden girildiğini, neden 'ötekileştirilmek' istendiğini, yıllar boyunca ülkemizde doğu illerimizde neler yaşandığını, tarımın ve hayvancılığın yok edilerek köylülerin şehirlere neden göç ettirildikleri ve bu şehirlerde 'ne köylü, ne şehirli' olduklarını; Köy Enstitüleri'ni kapatarak burada verilen bütün eğitim imkanlarından insanları uzaklaştırarak onları 'köleleştiren beyinlerden', din bilgisi vermeden sadece kulaktan duyma bilgilerle islamiyeti öğretmeye çalışan ve dinden insanları soğutan yada tam tersine sorgulatmaksızın'taptıran zihniyetleri' bilmelerini istedim.
Üniversitelerimizde 'bilim yerine film' yapıldığı; adalet mekanizmasının çöktüğünü, suçlunun affedildiği bir ülkede suçsuz birkaç kişinin piyon olarak cezalandırıldığı bir ortamda halen '29 yaşında benim' inatla ülkem için, üniversitem için NEDEN mücadele ettiğimi onlara anlattım.
'Haydi uyanın' dedim. 'Kalkın ve bu ülkeye sahip çıkın'. Şu anda ülkemizde binlerce üniversiteli gencin okullarında olmaları nedeniyle 'oy kullanamayacaklarını' biliyor musunuz? Bir yabancı ülkede sandıklar 'gümrük kapılarında' kurulurken, oy atmaları sağlanırken, oy verecek bilinçli ve eğitimli üniversite gençliğinin neden 'OY KULLANMALARI'için, sandıklar kurulmuyor diye SORGULAMADIKLARINI söyledim.
Söylemeye de devam edeceğim. Umarım halen herkes söylemeye devam ediyordur. Bu ülke bizimdir. Ne senin, ne benimdir. Bu ülke Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran, laik, demokratik ilkeler doğrultusunda yönetilmeyi öğrenenMustafa Kemal Atatürk'ün izinde yola devam edecek kişilerin vatanıdır.
John Nash, sembolik bir kahramandır benim için, ideallerini gerçekleştiren bir rol modeli. Ona saygı duyanlar ve ayakta alkışlayanlar ise yeni bir 'başlangıcın tohumlarını' ortaya saçmaktadırlar.
Ben, inancımı yitirmedim. Türkiye, 7 Haziran'dan sonra bambaşka profil ile yeni çehresine kavuşacaktır. Sizce?