İstanbul'a gidip-gelmekten her zaman büyük keyif duyarım. İstanbul'u çok sevdiğimden değil, bu güzel şehirde yaşayan insanların hayat hikayelerini, taksicilerden öğrenmekten çok hoşlanırım. Pazartesi sabahı İstanbul'a saat 08.30'da Atatürk Havalimanı'ndan taksiye bindiğimde, taksi şoförü ile sohbete başlamıştım bile… Yerel seçimlere çok az bir zaman kalmıştı, bir İzmirli olarak, İstanbul'da neler olup bittiğini öğrenmem için bu sohbet ortamı muhteşem bir fırsattı. Şoförüm AK Parti yanlısıydı, Tayyip Erdoğan'ın bu ülke için yaptıklarını anlatıyordu. Ancak garip bir çelişki içinde olduğu her cümlesinin sonunda belli oluyordu. Bu ülkede 'ne Generalleri biz cezaevine attırdık' derken, biraz sonra:'bu adamların neden yattıklarını kimse bilmedi, suçsuz oldukları halde yıllarca cezaevinde yattılar' diyordu. Bu ülkeyi hiç kimse elimizde alamazlar, bizler Çanakkale şehitlerinin çocuklarıyız derken, bir gün bakacaksınız bu ülke kaç parçaya bölünmüş olacak diyordu. Bu sohbeti dinledikten sonra, iki şehir arasındaki farklılığı görmeye başlamıştım. İstanbul'un özellikle deniz kenarındaki semtlerinin, İzmir'e benzediğini herkes söylerdi, ama hiç fark etmemiştim. Bu yolculuğum bana bir ilki yaşamama yardımcı olmuştu.
Kadıköy'den, Bahçelievler semtine geçerken ikinci taksi şoförünün ifadeleri İstanbul'un ve ülkenin başka bir gerçeğini yine bana anlatıyordu. Erkin Elvan'ın coşkulu mitingi ile başlayan sohbetimiz, bu ülkede artık çok şeyler değişti, kimse 'görmedim, duymadım' diyemeyecek, susmayacağız şeklinde devam etti. İstanbul'un Anadolu yakasında tanıştığım bu şoförümüzün önemli bir şikayeti de 'polisler' ile ilgiliydi. Şikayetin arkasındaki temel neden 'gezi' olayları sonrasında Tayyip Erdoğan'ın 'polislere' çifte maaş olarak verdiği ikramiye konusu ile ilgiliydi. Oldukça kızgın olduğunu sesinden anlamıştım, sakin olmaya çalışıyordu ama: ' sabahtan akşama İstanbul trafiğinde oradan buraya sürükleniyoruz, bu nasıl bir hak'dır, kim dur diyecek bu kişiye' diyordu.
Zıt fikirli kişiler ile karşılaşmam güzel bir tesadüf olmuştu. İzmir'de bu ikilemi yaşamak mümkün olmuyordu. İnsanlar genellikle 'tek taraflı' olaylara baktıkları için ister istemez hep taraf oluyorlardı. Aynı gün içinde üçüncü taksiye bindiğimde, taksicinin radyosu açıktı, son yapılan anketlerden bahsediyordu yayındaki spiker. Ben de, şoför ile birlikte dikkat kesilmiş özellikle üç şehirde neler olduğunu duymaya çalışıyorduk. Duyduklarımız bizi oldukça şaşırtmıştı. Tahminen bu seçimlerde pek çok kişi, İzmir'de seçim sonuçlarında önemli bir değişikliğin olmayacağını, Ankara'da ise bir değişikliğin söz konusu olabileceği konusunda varsayımlarda bulunuyordu. Dinlediğimiz anket sonuçlarına göre, Ankara'da genel profilin değişmeyeceği yönündeydi. Şoför, radyoda duyduklarından sonra: 'Aziz Nesin, ne kadar doğru demiş' diye bana döndü. Bu hikayeyi çok iyi biliyordum. Ama yine de anlamamazlığa gelmiştim. Devam etti: 'sizce, bu ülke insanı ne kadar düşüncesiz, ne kadar riyakar' dedi. Öncelikle gülmeye başladım, çok samimi bir şekilde duygularını anlatıyordu. Çünkü inandığı tek bir düşünce vardı, onun tek bir ülkesi vardı, o da 'Türkiye'. Bu ülkeyi yönetemediler. Bu ülke insanını 'cehalete' sürüklediler. Kadınlarını okutmadılar, kadınlarını çalıştırmadılar dedi. Yıllar boyunca kadınların bir ülke için ne kadar önemli olduğunu yazan ve anlatan birisi olarak, 50 yaşında İstanbul sokaklarında yaşamını kazanmak için saatlerce trafik ile boğuşan birisinin 'feminist' tavır almış olması çok hoşuma gitmişti. Kadınlar bir ülke için çok önemlidir dedi, kadın okursa çocuğunu da okutur. Kadın çalışır ise ekonomik olarak özgür olur. Kadın okursa ve bilgi ile donanımlı olursa, onun yetiştirdiği çocuklar Türkiye'nin de geleceği olacaktır dedi.
Ne güzel anlatıyordu Türkiye gerçeğini, yıllardır anlatılan ancak bir türlü uygulamaya geçilmeyen kurallar, prosedürler, kanunlar üç şoförün anılarında o kadar bütünleşti ki, daha fazla düşünmek ve yola devam etmek istemedim. Akşam eve geldiğimde artık televizyonu açma zamanıydı, bütün duyduklarımı artık düşünmek istemiyordum. Ama bir yandan da son şoförün bana söylediklerini tekrarlamaya başlamıştım: 'Türk insanı uyutuluyor, televizyonlara bakar mısınız, bir bunları seyreden kadın ve erkeklere.. Tartışma programları başlayınca herkes kanal değiştiriyor, haberleri dinlemek yerine dizileri seyretmeyi tercih ediyorlar. Belgeselleri insanlar seyretse aslında bu coğrafya da neler değişir. Yoksulluk bile aslında zaman içinde azalabilir. İnsanlar görmek istediklerini görmek zorundalar, çünkü 'zorla gösterilenler' bizleri hep yanlış yola sürüklüyor. Geri dönmek ve mücadele etmek 'bilgili' olmadıktan sonra asla kazanamayacağınız bir savaş. Kahramanlar belli, kaybedenler de… Peki, neden kaybetmek zorundayız? Kaybetmeden tekrardan kazanmaya çalışmak mümkün mü? Bu ülkeyi bu duruma getiren bütün siyasilerin çok büyük hataları oldu. Halen de bu hatalara yenilerini ilave ediyorlar.
Halk şaşkın mı? Belki, evet, şaşkın… Çok inandığınız kişiler bile 'bölünmüşlük' yaşıyorlar. Ben bu günlere kadar insanların çok kararsız kaldığı günleri çok yaşamadım. Sanki '2X2=4' misali adımlarım her ileri doğruydu ve çift sayıları kontrol edebiliyordu. Seçimlere çok az zaman kala, her konuda hassasiyetimizi korumaya devam etmeliyiz. Nefret tohumlarını çevreye yaymadan her tutuma, tavıra, davranışa dikkat etmek gerekiyor. Kanunlar bir günde değişir. İnsanlık adına olumsuz görevler üstlenen 'kamu kurumları', bundan birkaç sene sonra, tekrardan eski günlerine dönebilir.
Bunlar mümkün mü? Evet… Ama kayıplarımız olacak, hem de çok..Kaybetmeden almayı; kaybetmeden sevmeyi; kaybetmeden hoşgörülü olmayı öğrenmek zorundayız. Ne dersiniz?