Hiçbir sözün değeri yok artık.
Bir gazete ofisinin masasında sinirden zangır zangır titreyerek, kapana kısılmışlık duygusuyla, hiçbir şey yapamamanın çaresizliği içinde yazıyorum bu cümleleri.
Daha çok sokakta olmak istiyorum.
Daha çok direnmek.
Alanlardan ayrılmadan, eve hiç girmeden, hep direniş mekanlarında olabilmek.
Daha çok dayanışmak çapulcu dostlarımla.
Daha çok paylaşmak, omuz omuza vermek bu kahrolası islamofaşizme karşı!
Vicdanın, insanlığın, aklın, bilimin, deneyimin, teorinin, estetiğin rehberliğinde.
Dayanışarak, çoğalarak ve örgütlenerek direnmek.
***
Çünkü…
Ben bu satırları yazarken…
'Dünyanın en büyük adalet sarayı' diye övündükleri Çağlayan Adalet Sarayı'nda avukatlar kitlesel olarak gözaltına alınıyor.
Gezi direnişine destek veren avukatlar dövülüyor, giysileri parçalanıyor.
Hukukun savunma ayağı inanılmaz biçimde abluka altına alınıyor.
Cumhuriyet tarihinde ilk kez muhalif avukatlara bu kütlesellikte psikolojik baskı harekatı uygulanıyor.
Aynı dakikalarda Taksim'de göz gözü görmüyor, gaz bombalarıyla saldırıyor İmamın Ordusu.
'Polis - Yandaş Medya Ortak Yapımı' bir oyun-düzenbazlık-tertip sahneleniyor Taksim'de.
Yine aynı dakikalarda TBMM çatısı altında İmam konuşuyor: Yalan fırtınası değil sadece; yalan, çarpıtma, iftira kasırgası.
Türkiye gericiliğinin sakızı olmuş yalanları peş peşe sıralıyor İmam.
Bayrak yakılmış da, camide içki içilmiş de, başörtülüler saçlarından tutulup sürüklenmiş de!
Yine aynı dakikalarda bir siyasi partiye Anayasa Mahkemesi kararı olmadan baskın yapılıyor, 70 kişi gözaltına alınıyor. Oysa yasa açık: Mahkeme kararı olmaksızın polis siyasi partiye bu şekilde giremez.
Hukuk paramparça…
İmam yalancı…
Yandaş medya pişkin ve de arsız…
Ülkenin her köşesine siniyor Taksim'den yükselen gaz.
Memleketin her tarafı cop, gözaltı, saldırı.
Ülkenin her bir köşesi Taksim.
On yıllık tarihinde hiç olmadığı kadar pervasızlaşıyor İmam ve ordusu.
***
Ve yıllardır söylediği yalanlarını peş peşe sıralıyor.
'Bayrak yaktılar' diyor İmam. Oysaki bırakın bayrak yakmayı, bugüne kadar tüm pisliklerini örtmekte örtü olarak kullandıkları bayrak onların elinden alındı, halkın bayrağı oldu Taksim'de. Bayrak yeniden yurtseverlerin, onurlu yurttaşların eline geçti; sembol oldu.
'Başörtülü kızların saçlarından tutup yerlerde sürüklediler' diyor İmam. Oysaki bu coğrafyada hiçbir zaman inancının gereği başını örten kadınlara saygısızlık yapılmadı. Kamusal alanlarda türbanı siyasal amaçlarla kullananlara yasalar hatırlatıldı sadece: Olması gerektiği gibi.
'Polis şehit edildi' diyor İmam. Oysaki İmamın Ordusu'nun teröründen kaçmaya çalışan direnişçilerin kurduğu barikatın üzerinden kendi kendine düşerek öldü o polis.
'Camide içki içtiler' diyor İmam. Oysaki o caminin resmi görevlisi bu haberleri kesin bir dille yalanladı ve doğruları söylediği için AKP hükümetince zorunlu izne gönderildi.
İmam konuştukça canlı yayında, içimden dalga dalga yükselen o sesi dindiremiyorum: Sus artık. Git artık. Bit artık!
***
Söz bitiyor.
Değeri kalmıyor hiçbir yazının ve cümlenin.
Sadece ve sadece sokakta olmak istiyor insan.
İşte belki de bu yüzden…
İnatla, inançla, kararlılıkla, akılla, bilgiyle, örgütlülükle… Bir kez daha 'Diren Gezi Parkı', 'Diren Taksim, 'Diren İzmir', 'Diren Türkiye' demekten başka çare kalmıyor.
***
Öyle diyor Fransız filozof Gilles Deleuze: 'İktidar hayatı hedef aldığında, hayatın kendisi iktidara direniş olur.'
İktidar, tüm gücüyle hayatın ta kendisine saldırıyor yıllardır.
Yaşam belirtisi gördüğü her yere, herkese, her kesime saldırıyor: Özelleştirerek, piyasalaştırarak, satıp savarak, taşeronlaştırarak, dinselleştirerek saldırıyor.
Akla saldırıyor.
İnsanlığa saldırıyor.
Ve hayat, direniş oluyor o andan itibaren.
***
Ve ben yazı masasının başında kendi kendime söyleniyorum:
Diren diktatöre, diren İmamın Ordusu'na...
Diren padişah bozuntusuna ve onun emir kullarına!

*(Gilles Deleuze)