Türkiye'de siyasi gündem o kadar hızlı değişiyor ki, bir konuda yazmaya karar verdiğim bir anda, birden bire gündeme başka bir konu giriyor. Konular arasında geçiş yapmaya çalışsam da, tam olarak bazen istediklerimi anlatamıyorum. Bu nedenle de konuları sınırlandırmak zorunda kalıyorum.
AKP'den dört kadın milletvekili bir gün, başlarını kapayarak 'meclis çatısı' içine girmeleriyle gündem birden değişti. Burada kadın milletvekillerimizin başlarını kapayarak meclise girmelerinden ziyade, söyledikleri sözler daha etkili oldu. Doğal olarak da, yapmış oldukları bu konuşmalara karşılıklar geldi gerek kadın milletvekillerinden gerekse basın mensuplarından. Ertuğrul Özkök'ün 1 kasım 2013'de 'Bugün mü hidayete erdiniz' yazısı ile 5 Kasım 2013'de Taha Akyol'un 'Kadın ve Modernleşme' isimli yazıları beni geçmişime 1996 yıllarına götürdü birden..O yıllarda, Muğla'da yerel bir gazetede köşe yazarlığı yapıyordum. Doğru Yol Partisi-Tansu Çiller 'yerel seçim' sonuçlarında %21,53, Anavatan Partisi-Mesut Yılmaz %21,07, Refah Partisi- Necmettin Erbakan %19,10 ve Sosyal Demokrat Halkçı Partisi- Murat Karayalçın %13,41 oy almıştı. Sonuçta Tansu Çiller ile Necmettin Erbakan'ın 'koalisyon' kurduğu bir dönem başlamıştı (REFAHYOL). Bu beklenmedik oluşum, belki de o dönemlerde yaşımın da verdiği bir tez canlılıkla, kalemimi daha da güçlü ve keskin kullandığımı hatırlıyorum.
Tarikat üyesi ve Hacı olan bir babaannenin torunu olarak, gazetede ülkemizde 'neler oluyor?' başlığını atmıştım. Cumhuriyet çocuğuydum, Müslüman'dım ve ben de kendime ait dini vecibelerimi yerine getiren genç bir kadındım. 'Başörtüsü' konusunu ilk defa bu yıllarda daha çok duymaya başlamıştım. Bana çok anlamsız bile gelse, çevremde bu konuda pek çok kişinin baskı içinde kaldığının farkındaydım. Bu duygularımı o günlerde 'kaleme aldığımı' ve yaşanan bu kaosun ülkemiz için yararlı sonuçlar doğurmayacağını biliyor ve hissediyordum.
Aradan tam on yedi yıl geçmiş, kamuoyu farklı bir 'tını'da kadının modernleşmesi konusunda mücadele veriyordu. Artık üniversitemizde kız öğrencilerimiz baş örtülü olarak eğitim alabiliyorlardı. Artık devlet dairelerinde memur olarak çalışabiliyorlardı. Bu gelişmeler olurken, kadının başının kapalı olmasına 'tek' izin verilmeyen yer kalmıştı, o da 'Parlamento'. 2013 yılı meclis açılışında buna da tanık olduk. Eğer sessiz sedasız bu meclise girmiş olsaydı bu kadın milletvekillerimiz belki de bu kadar hareketli günler yaşanmayacaktı. Çünkü, artık bütün Türk halkı yani başını kapamayan 'kadınlar', başını kapayan 'kadınların' bu demokratik davranışını kabullenmişlerdi. Hatta ben bile, eğitimli bütün kadınların, ülkemiz bir 'değer' olduğunu ve onları her alanda desteklemek gerektiğini her yazımda vurgulamaya başlamıştım. Düşüncelerimin bu kadar keskin bir şekilde değişmesinin bir nedeni de, her halde bir 'üniversite öğretim üyesi' olmamdı. Türkiye'nin pek çok ilinden sadece okumak için gelen kız öğrencilerim, o kadar doğal ve o kadar istekliydiler ki okumaya, onların bu beklentilerini zaten sevgiyle ve hoşgörüyle karşılamaktan başka çarem de yoktu.
Ama bir gün AK Patide bir kadın milletvekili Meclis'in açılışında 'Başımı açarak bir daha kirlenmeyeceğim' sözlerini net bir şekilde açıkladı ve ortalık karıştı. Bu sözlere CHP milletvekili Şafak Pavey biraz 'şakacı' biraz 'iğneleyici' bir üslup ile güzel bir açıklamada bulundu, hatta buna 'tarihi bir açıklama'da demek daha doğru olabilir.
Kadınların başlarını örtmelerine yönelik düşüncelerim her zaman 'olumsuz' oldu. 1996 yılındaki düşüncelerimin arkasındaydım, 'ikna olmamaya' kararlıydım. Konu yine gündeme gelince bir internet taraması yaptım. Tesettüre yönelik ayetler nelerdir diye bir araştırdım. Mevcut 'Ahzab, 33/59' ve 'Nur, 24/31' ayetlerini anlamaya çalıştım tekrardan. Olmadı, bir türlü ikna olamadım. 3 Kasım'da Yılmaz Özdil'in 'Saç' başlıklı yazısında bütün İslam Alemi'nin Başbakan'larının da eşlerinin başlarının açık olduğunu öğrendiğim de, bu işte yine bir yanlışlık var dedim. Ama en çok beni bir kadın olarak acıtan sözcük her halde 'kirlenme' sözü oldu. Nasıl yani, kadın başını kapayınca ya da açınca kirleniyor muydu? Bu nasıl bir 'bakış açısı'ydı?
1996 yılında yazdığım yazımda çok iyi hatırlıyorum şu soruyu sormuştum: 'Din'i eğitimimizi kimden/kimlerden alıyoruz?', 'Dinimizi ne kadar biliyoruz?','Bilmediğimiz bir dili tercüme eden kişilerin yorumları ile mi dinimizin kurallarına uyuyoruz' ve belki de en önemlisi '……nakletti. Dedi ki:…' ifadelerine inanarak, dini vecibelerimizi yerine getiriyoruz. Çok konuşuldu yıllar boyunca, kimin dediği doğru, kimin dediği yanlış diye... Din, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar bütünüdür, bu doğrultuda bir 'bilim' değildir ama din'in de sorgulanması gerekir. Sorgulandığı zaman ancak doğrular ortaya çıkar. Yoksa, hiç düşünmeden ve doğruluğuna emin olmadan aldığımız 'din eğitimimiz' her an birileri tarafından 'çeşitli amaçlar' için kullanılır.
Taha Akyol, çok güzel yazmış. 'Cinsiyet eşitliği, kadın hakları, kadının onuru' gibi kavramlar artık pasif bir algı olmaktan öteye, aktif bir bilinç ve toplumsal bir hareket haline geliyor diyor. Kadın hareketi güçlenecektir zaman içinde, ama galiba bu aşamada kadınlarında 'bilinçlenmesi' gerekiyor. Daha akılcı düşünerek, inançlarını, duygularını, tutumlarını ve davranışlarını değerlendirmeleri gerekiyor. Eğer ki, İslam dininin hepimiz mensupları isek, öncelikle dinimizi konusunda uzman kişilerin yorumlarını dinleyerek ve okuyarak anlamalıyız. Yoksa bu gel-gitler, bu med-cezirler yıllar boyunca ülkemize 'zarar vermekten' öteye geçemez. Bir adım ilerlerken, iki adım gerilemek istemiyorum artık bir TÜRK KADINI olarak…