Bir siyasal tavır olarak muhafazakarlık; verili düzenin yüzlerce yıldır taşıyıp getirdiği değerlerin, geleneklerin ve buna içkim hakim yaşam kodlarının korunmasına adanmış kadim bir düşünce tarzıdır.18 yüzyılda Aydınlanma düşüncesi ve felsefesinin getirdiğimodernist değerlere ve Fransız İhtilalinin yaydığı evrensel fikirlere karşı ortaya çıkmıştır.1815 'de Restorasyon sonrası dönemde ise önemli temsilcilerinden düşünür Chateaubriand tarafından siyasal yelpazenin sağ kanadını tarif etmek için kullanılmaya başlanmıştır. En önemli kuramcılarından birisi ise EdmundBurke'dir.Denilebilir ki Dublin doğumlu bu Britanyalı 1760'lardan sonra klasik muhafazakar öğretinin tüm temellerini oluşturmuş önce Anglo-Sakson dünyasında sonra da kıta Avrupası'nda muhafazakarlığınköklü, kadim bir siyasal gelenek olarak kurumsallaşmasına katkı sağlamıştır.19 yüzyılda sanayi devrimi ve yeni toplumsal sınıfların ortaya çıkmasına paralel olarak muhafazakarlık; liberalizmin özgürlükçü ve sosyalizmin eşitlikçi düşünceleri ve dünyayı değiştirme düşüncelerine karşı savunmacı ve mevcut düzeni her anlamada koruyucu bir hareket olarak gelişmiştir. Erken dönem muhafazakar düşünürlerin nerdeyse tamamı bir siyaset felsefesi olarak bireyciliğe, eşitliğe, özgürlük ve halk egemenliğine karşı çıkmışlardır. Onlar, modernizm'ingetirdiği her şeyi ve değeri acımasızca eleştirmişlerdir. Aradıkları şey ise devrim öncesi döneme ve o dönemin hakim yaşam kodlarına dönmektir. Yani kadim toplumsal düzeni, kurumları, yaşantıyı, hukuku ve esas olarak da din örgütlenmesine dayanan eski rejimi yeniden siyasal ve toplumsal yaşamda hakim kılmaktır.19.yüzyıl sonlarına doğru milliyetçilik düşüncesine eklemlenen muhafazakarlık bir süre sonra ılımlı yönlerinden sıyrılarak radikal bir içeriğe bürünmüş ve toplumun milliyetçi ideallerinin hizmetine sunulmuştur. Tüm toplumu içine alan büyük lidere mutlak boyun eğiş, kahramanlık miti gibi 20 yüzyılda özellikle iki dünya savaşı arasında ortaya çıkan ve Almanya da Nasyonal Sosyalist ideolojinin arka planını oluşturan düşünceler radikal muhafazakarlığın bir mirasıdır.
İkinci DünyaSavaşı'ndan sonra özellikle 1960'larda yükselen sol hareketlere karşı muhafazakarlık yeni bir içeriğe büründü Liberalizmin ekonomik açılımları ile bağ kuran bu dönem muhafazakarlığı özellikle kapitalizmin 1970'lerde yaşadığı krizden çıkış yolu olarak 1980'lerin başından itibaren ekonomide devletçi reflekslerinden sıyrılmış, tam istihdamın önlenerek kamu mülkiyetlerinin özelleştirilmesine ve esnek uzmanlaşmaya dayalı yeni bir modelin savunucusu olmuştur.Reagan ile Amerika'da başlayan Thatcher ile İngiltere'de,Helmuth Kohl ile Almanya'da gelişen bu yeni muhafazakarlık akımı bizim coğrafyamıza Özallı yıllarla birlikte girmiştir. Siyaseten adem-i merkeziyetçi, cemaatçi ve modernistön kabullerekarşı karşı post-modernizmin kimlik merkezli ve çok kültürlü yapılarıyla bağ kurmayı empatik olarak olarak öne çıkaran bu yeni-muhafazakarlık türü bir politik refleks olarak ülke içerisinde ki tüm muhalif yapıları kendisine düşman ilan eden bir otoriter yapıyı da benimsedi. Bu süreçte yoksullar, işsizler ve genel olarak alt sınıflar içerde ki düşmanlar olarak görüldü muhafazakarlarca…Bu yaklaşım bütün muhalif hareketlere ve entelektüellere karşı milliyetçi ve korumacı bir pozisyona geçti. Buna bir tür aydın düşmanlığı ve anti-entelektüalizm demek de mümkündür. Toplumsal yaşamın tüm alanlarının sıkı bir devlet denetimi, tekeli ve koruması altına alındığı bu dönemde toplumsal muhalefetin öncü gücü olan sendikal hareketler, üniversiteler ve gençlik örgütleri etkisizleştirildi.
İşte değerli egede sonsöz okurları… Muhafazakarlığın tarihsel süreçte geçirdiği aşamalar bunlar… Şimdi, çok ilginç bir şekilde Türkiye toplumunun nerdeyse tamamı bu ideolojiye ve yaklaşıma uyumlu hale getirilmeye çalışlıyor.2002'den beri muhafazakar demokrat(!) olduğunu söyleyen otokrat bir liderin peşine düşmüş toplumun yarısı bu durumu sorgulamıyor bile! Diğer yarısı ise muhalif kimliğinden gittikçe uzaklaşarak'bu otokratı hiçbir seçimde halledemiyoruz, bari onun değerlerinden yola çıkarak, ona benzeyerek bir şeyler yapalım'ın telaşı içinde… Oysa dünya tarihi açık bir şekilde göstermiştir ki; toplumlar zorbalardan, diktatörlerden, otokratlardan ona ve değerlerine benzeyerek değil, o değerlere karşı cepheden mücadele ederek demokrasiye kavuşmuşlardır. İşte o yüzden bu Ekmeleddin meselesini ben bu anlamda okuyorum. Yıllardan beri İzmir'deyim. Son 10 yılda konumuz bağlamında görmeye alışık olmadığım manzaralar beni hep düşündürmüştür. Belediyeler kutlu doğum haftası ve iftar yemekleri düzenlemek için sıraya giriyorlar. Cemaatin Türkçe olimpiyatlarına İzmir de ki belediyeler destek veriyor. Bu cumhuriyeti modernist reflekslerle kuran bir parti muhafazakar ve cemaatçi olduğunu gizlemeyen bir adayı sırf' otokrat- muhafazakar' cumhurbaşkanı olmasın da onun yerine 'muhafazakar-demokrat' cumhurbaşkanı olsun diye aday gösterebiliyor. Hepimiz bu yeni-muhafazakarlığın, yani neo-conlaşmanın cenderesine çekmek istiyorlar. Geçen gün, CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu kendi ağzından 'Ekmeleddin Bey; CHP ile ilgili algıyı değiştirdi. Bu çok önemli ' demiş… Ne diyelim, hayırlara vesile olsun….