Derslerimde 'halay çektiren' bir eğitmen olduğumu kabul ediyorum. Vermiş olduğum derslerin konusu, insan ilişkilerine yönelik olunca, daha özgür olabiliyorsunuz. Çünkü; davranış bilimine yönelik her eğitim tamamen eğitmenin kontrolünde olabiliyor ve bu da onun uygulama yaptırabilme şansını artıyor. Bende, özellikle insanların 'takım olmalarına' yönelik yaptırdığım uygulamalarda 'halay çekilmesi' ile ilgili aktivitelere daha fazla yer vererek, öğrencilerinde bu oyundan zevk alacakları ortamlar yaratıyorum.
Bir grup öğrenciyi toplayıp, hemen haydi gençler, el ele tutuşun, halay çekelim desek vermek istediğimiz mesajı tam olarak veremeyebiliriz. Bu nedenle öncelikle ben bir grup öğrenciyi tahtaya çıkararak, öncelikle her birinden kimseden etkilenmeden kendi 'yürüyüş tarzlarını' sergilemelerini isterim. Bilirim ki, insanları özgür bırakırsanız, içlerindeki cevheri daha kolay ortaya çıkarabiliyorlar. İnsanoğlunun en temel sorunu, 'etraf ne der' düşüncesidir. Bu nedenle de, çevrede gördüğü davranış ve tutumlara bakarak herkes benzer bir 'duruş' sergiler. Böyle olunca da 'özgür' düşüncelerinden uzaklaşırlar ve kendileri olamazlar. Öğrenciden 'serbest yürüyüş tarzını' istemek aslında ona kendisine de güven duymasını sağlatır. Bu öyle bir hal alır ki, bütün öğrenciler başlarlar farklı şekillerde yürümeye. Bazıları 'külhanbeyi' olmayı, bazıları 'sıçrayan' olmayı, bazıları 'çekingen' olmayı tercih eder. Aslında bu uygulama, her insanın birbirinden ne kadar 'farklı' olduklarımızı açıklamaya yönelik bir faaliyettir. Farklı şehirlerden, farklı aile eğitimleri alan, farklı okullarda okuyan bizler, bir gün oluyor ki, küçük bir ofis içinde toplanmak ve bir arada yaşamak zorunda bırakılabiliyoruz.
Burası sadece iş yeri de olmayabiliyor, yeni kurulan bir ev, aile ortamı bile olabilir bu bağımsız yeni özerk alan içinde. Burada birbirimizi tanımaya, anlamaya çalışıyoruz. Bu süreçte ise bazen birbirimizi kırıyoruz ya da üstün olmaya çalışarak duruşumuzu karşı tarafa gösteriyoruz. Ya da tam tersine bu ortamda bulunmanın bize zarar verdiğini düşünerek bırakıp gidiyoruz arkamıza bile bakmadan…
'Halay çekmek' bu açıdan, belli bir ritimde insanların aynı adımları atarak, bulundukları ortamdan zevk alarak, belli bir amaca ulaşmada zevkli bir dans gösterisi ya da faaliyeti… Öğrenciler; bütün bireysel özelliklerini bir kenara bırakarak, el ele tutuşarak, kendi söyledikleri müziğe eşlik ediyorlar. Müzik insanları ortak bir amaca yönlendiriyor. Aynen şirketlerin/ kurumların hedefleri gibi. İnsanların başaracakları, gidecekleri bir 'hedef' olunca da 'Fildişi Kulesini' oluşturmaya çalışmak zevkli olabiliyor. Önemli olan, farklı kültürlerden gelen kişileri bir arada tutabilmek, sen-ben ayrımı yapmadan, onların bilgi, deneyim ve tecrübelerinden yararlanarak amaca entegre edecek, onları belli bir konuya kanalize edecek ortamları yaratabilmek.
Yönetim Bilimi'nde 'Diversity Management' olarak tanımlanan ve Türkçeye çeşitli şekillerde tercüme edilmesine rağmen benim daha çok tercih ettiğim şekliyle 'Farklılıkların Yönetimi' aslında günümüzün işletmeleri tarafından önemsenmesi gereken önemli bir yönetim argümanı… Yurt dışında bu konuyla ilgili yüzlerce çalışma yapılmasının nedeni dünyanın bu anlayışı doğal bir süreç içinde kabul etmiş olması. Neden mi? Amerika'yı düşünün, oradaki bir işletmede çalışıyorsunuz. Çevrenizde onlarca ülkeden gelmiş, farklı kültürel özelliklere sahip çalışanlar var. Hepsinin geçmişleri ayrı, hepsinin davranış ve tutumları farklı. Onları birleştiren tek bir konu var; o da 'işletmenin amacı'.Farklılıkların ya da çeşitliliğin farkına varan işletmeler artık 'global oyuncularını' artırmak için büyük çaba harcıyorlar. Farklılık; farklı kültürü, dil, din, ırk,cinsiyet, yaş ve eğitimine sahip bireylerin aynı çatı altında eşit çalışması anlamına geliyor çünkü… Çeşitlilik tüm bu farklılıklara göre ayrımcılık yapmayan, tersine bu farklılıkları bir 'avantaj' olarak gören ve destekleyen bir yaklaşım.
Çeşitlilik işletmelere en başta farklı fikirler üretmeyi sağlıyor, ki işletmelerin şu anda en fazla ihtiyaç duydukları konu' yenilik' ve 'yaratıcı fikirler'. Forbes'un 2011 yıllık cirosu 500 milyon doların üzerinde olan şirketlerden 312 yönetici ile yaptığı araştırmaya göre, katılımcıların yüzde 85'i çeşitliliğin farklı bakış açıları elde etmek için şart olduğunu, üçte birinden fazlası hedefleri ve inovasyon için çeşitliliği artırdığını söylüyor.
Dünyadaki bu gelişmelerin yansıması doğal olarak bizim gibi 'gelişmekte olan ülkeleri' de etkiliyor. Geçtiğimiz seneye kadar kendi üniversitemde, ülkemizin dört bir yanından gelen Kürt, Zaza,Alevi öğrencilerim var iken, şimdi bakıyorum ki, Kırgız, Rus, Bosna-Hersek, Türkmen, Alman, Faslı, Ganalı öğrencilerim var. Bu öğrencilerim ile olan ilişkilerim bana 'farklılıkların' neden doğru yönlendirilmesi gerektiğini öğretiyor. Bu öyle basit bir süreç değil, eğitilmesi ve yönlendirilmesi gereken bir düşünce tekniği. Hayata düz bir mantıkla, tek bir bakış açısı ya da pencereden bakmak yerine, 'farklılıkları' zenginliğe dönüştürerek 'yenilikler' sunmak her iki taraf içinde bir kazanç.
Türkiye, yurt dışından gelen yeni konukları ile yeni bir 'çağa' giriyor. Ancak bu çağa ayak uydurmaya çalışırken, kendi insanına karşı da 'ön yargısız' olmayı umarım başarabilir. Farklılıkların yönetimi ikilemi bize; 'sen ve beni', birbirinden ayırmaya başlatırsa, hiçbir kurumda ya da işletmede 'eşitlik' sağlanamaz. İnsanları 'ötekileştirme' ise ülkemize gelecek dönemlerde yarar getirmekten ziyade 'zarar' getirmeye başlayacaktır ki, bunun sonu hiç de kimseye yarar getirmeyecektir.
Bir yöneticinin asli görevi yanında çalışanlarına' eşit haklar' sağlayarak, bunu kontrol edebilme cesaret ve bilgeliğine sahip olması gereklidir ki, sükûnet ve aidiyet duyusu içinde insanlar 'hoşgörü' sınırları içinde rahatça çalışabilsinler… Avrupa ve ABD bu konuda çok yol alan ülkeler arasında, Türkiye'nin bu yeni perspektifi iyi tanımlaması ve yönlendirmesi gerekir.