Bazen duygularımı ve çenemi kontrol edemediğimi biliyorum. Susuyorum ya da dikkatli olmaya çalışıyorum. Saygılı olmaya ya da hoşgörü sınırlarının içinde kalmaya mücadele ediyorum ama olmuyor işte… Belli bir zaman siyasetle ilgili hiçbir konuda yorumda bulunulacak yazılar yazmıyorum, ya da Tayyip Erdoğan ile ilgili belki de ben çok abartıyorum onu pek çok seven var iken, belki de ben yanlış yorumluyorum kendisini diyerek çekinik davranıyorum. Ancak onu her televizyon programı ekranlarında sesini duyduğum andan itibaren yine vücudumu bir ürperdi kaplıyor. Bizleri ayrımcılığa, hoşgörüsüz olmaya, Atatürk ilke ve inkılaplarının dışına çıkarmaya çalıştığı tutum ve davranışlara götüren bütün söylevlerini dinlemeye başladığımda, başımdan kaynar sular inmeye başlıyor. Ona 'yeter artık, bu ülkeye yaptıklarına daha fazla dayanmak/ duymak tepkisiz kalmak istemiyorum' demek geliyor içimden…

Biliyorum ki, bu duyguları sadece ben içimde beslemiyorum. Her evde Cumhurbaşkanımız televizyona çıktığında seyredenlerin televizyonlarının ses ayarları ile oynadıklarını biliyorum. Ülke dışına gittiğimde, karşılaştığım kişilerin 'ülke imajınız yerle bir oldu' diyenlerin konuşmalarına daha fazla tanık oluyorum artık. Böyle olunca da ülkenin şu günlerde kendi içinde kaynayan bu kazanın bir an önce ateşten indirilmesinin yararlı olacağına inanıyorum.

Haziran ayı seçimlerinin arkasından günler geçti ki, ülkemizde halen hükümetin kuruluşu ile ilgili bir karara bağlanılmış değil. Geçmiş günlere yönelik sadece dünyadan bir örnek vermek gerekirse, Almanya'da 2013 yılı seçimlerinde Almanya Başbakanı Angela Merkel'in partisinin büyük bir seçim zaferi kazanırken koalisyon ortağını nasıl kaybettiğini hatırlamanın bu seçimlerden sonra gerekli olduğuna inanıyorum. O günlerde Merkel'in acil bir yeni ortağa ihtiyacı vardı. Muhafazakar bir parti olan Hıristiyan Demokrat Parti tek başına hükümeti kuracak sandalyeyi elde edememişti. Merkel'in muhtemel yeni koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD) ise tahmini sonuçlara göre oylarını yaklaşık 2,6 artırarak yüzde 25,6 oy oranına ulaşmıştı. Bu iki parti Almanya'da 50 yıldır birbirlerinin rakibi iken, şartların gerektirdiği nedenler ile partiler ve genel başkanlar egolarını, geçmişlerini, ihtiraslarını, hesaplaşma duygularını bir kenara bırakarak koalisyon hükümetini kurmuşlardı ...

Almanya bunu başarmışsa, Türkiye niye başaramayacak sorusunu kendime soruyorum hemen? Son 10 yılda seçimden seçime koşulmuş, seçim stresinden bitap düşülmüş bir ülke olduk şaka gibi. Sen şimdi yeniden bu millete yeniden bir seçimi neden dayatıyorsun demek geliyor içimden.. Daha ötesi, neden yeniden bir seçim yapacağız, ya da değişen ne olacak?

Bu sorunun yanıtını bilenler var mı aranızda? Kimin ihtirası, kimin inadı bu acaba? Halen bu ülkeye 'başkanlık sistemi' ile yöneteceğine inanan tek bir adam, ortalığı karıştıran, ülke içinde ve yurt dışında huzursuzluk tohumlarını atan tek bir kişi mi bütün bu olayları körükleyen?

Sadece hükümetlerin neden kurulmadığını araştırırken yine geçmiş araştırma sonuçlarını bir gözden geçirmek istedim. Ülkemizde yıllar boyunca koalisyon hükümetlerine hiçbir zaman olumlu bakılmadığını hatırladım. Halbuki, geçmiş yıllardaki seçim verilerine bakıldığında 1961'den başlayan ve günümüze kadar gelen 13 koalisyon hükümetleri sırasında bu hükümetlerin özellikle 'toplumsal çatışmaları' azalttığına dair pek çok delil var. Hatta bu koalisyon hükümetlerinin, tek partili iktidarların bile 'cesaret edemediği' yasaları çıkarttıkları da biliniyor.

'Koalisyonların Anayasa'sı denilen protokolleri eğer siyasi liderler sağlam kurallara bağlarlarsa, milletvekilleri rahatlayacakları kadar, ülkenin vatandaşları da daha mutlu ve huzurlu olacaklar..

Merak ettim ülkemizde koalisyon hükümetlerinin ömürlerinin ne kadar olduğunu bulmaya çalıştım bir yandan... Muharrem Sarıkaya'nın belirttiğine göre Türkiye'de ilk koalisyon ve protokol 1961'de İnönü'nün Başbakanlığı'nda CHP-AP Hükümetiyle gerçekleşmiş, ve 8 ay sürmüş. En uzun sağlam protokol ise CHP-MSP arasında 109 maddelik bir anlaşma ile sağlanmış.

Demokratikleşme ve AB yolunda en çok adım bu dönemde gerçekleşmiş. Şimdi Erdoğan'ın sessiz kalmasının gerekli olduğu bir zamana girdik. Başbakan Ahmet Davutoğlu, dünden bu yana sanki biraz değişmiş gibi gözüküyor. Bunu sadece ben demiyorum pek çok yazar ve çizer de benimle aynı fikirde… Neler mi değişti derseniz bazı örnekler vermek yararlı olacaktır:

1.
Prompter gitti (yani Davutoğlu akıl defterine yazdığı küçük notları okuyor artık)
2. Koltuk tutma bitti (üye sayısı azaldığı için bu uygulamadan vazgeçildi)
3. Koruma ordusu kalktı (artık şov yapmanın gereksiz olduğuna karar verildi)
4. Seyirci azaldı (zorlama kalktı)
5. Basın rahatladı (tehditler bir ölçüde azaldı)
6. Slogan azaldı

Türk siyasi tarihinde dört liderin 'dudaklarının arasında' söyleyecekleri olumlu sözler, ülkenin kaderini de değiştirecek nitelikte. Aynen 2013 yılında Merkel Hükümeti'nin Almanya için yaptığı başarılı manevra gibi.. Ülke karışıklık istemiyor, ülke artık Erdoğan'ın konuşan ve ortalığı karıştan birisi olarak meydanlarda görünmesini istemiyor, ülke vatandaşları huzurlu bir hayat istiyor. Dünyanın globalleşen yüzünde sağ ve sol aksiyonların kalmadığı ve teknoloji, bilimi, ticareti yaşamlarının ilk sıralarına alan hükümetlerin ve dünya şirketlerinin başarılı olduğu bir dönemdeyiz. Hükümetsiz bir devlet olmaz; bir an önce üretmeye başlamak, dünya liginde yerimizi almak için mücadele etmek zorundayız.

Halen siyasi parti başkanlarının 'Koalisyon Hükümetini' kurmaya çalışacakları yerine kafa yormaları gerekirken, 'erken seçim olmalıdır' sloganlarını söylemeleri, Erdoğan'ın sesini televizyonda duyduğum zaman nasıl beni rahatsız ediyorsa, erken seçim olmalı diyen egolarına yenilen, bencil siyasiler için de aynı rahatsızlığı duyuyorum nedense…

Siyasilere bu konuda daha akılcı kararlar almaları konusunda acaba diyorum birileri de uyarsa ne iyi olur değil mi? Bilmem anlatabildim mi?