Geçtiğimiz Pazar günü TRT'de oğlum Cem ile birlikte yapmış olduğumuz programa giderken, yayınların kapatılmış olacağını hiç düşünmemiştim. Bu nedenle de cumartesi gecesi de dahil olmak üzere, kafamda sorduğum bazı sorulara da yanıt bulmak amacıyla internette bir araştırma yapmıştım. Güzel bir 'iki konu' yakaladığımızı düşünerek, yarım saatlik programımızda konular ile ilgili detaylı bilgi vermesek de, bizi dinleyen kişileri düşündürmeye kararlıydım.

Ama TRT'ye girdiğimizde, bize dönüp: 'siz niye geldiniz buraya?' dediklerinde, ben hem hüsran ve hem şaşkınlıkla eve döndüğümde, bu iki konunun yıllar boyunca aslında konuşulan ancak bir türlü de yaşamımıza geçiremediğimiz konular olduğuna bir kez daha emin olarak, bu haftaki yazımı buna ayırmaya karar verdim. Umarım sizler için de güzel bir geçmiş yolculuk olacaktır.

Demokrasi; dünyadaki tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Demokrasi tanımı, halen tartışma konularının başında gelmektedir. Çünkü bazı kişiler demokrasiye çoğunluk yönetimi açısındasın, kimisi azınlıklar, kimisi sosyal eşitsizlik yada fırsat eşitliği bakış açıları ile bakmakta ve buna göre bir yorumda bulunmaktadırlar. İşin ilginç tarafı; dünyada 'halk' ifadesi olarak kullanılan kelime bile her ülkede farklı anlamlarda tanımlanmaktadır. Buna nasıl oluyor derseniz, hemen örnek vermek isterim. Örneğin; Fransız Devrimi'nden sonra yapılan seçimlerde oy verme hakkı sadece belli miktarda vergi veren vatandaşlara tanınmıştır. Ya da ABD'de güney eyaletlerinde siyah ırka ilk oy hakkı 1960 yılında; Yeni Zelanda'da kadınlara seçme ve seçilme hakkı 1893'de verilmiştir.

Demokrasi kavramını sadece yönetim şekli olarak da algılamak aslında çok yanlıştır. Demokrasi'nin de kendine ait bir tarihçesi vardır. Atina Demokrasisi veya Klasik Demokrasi, Antik Yunan Şehir Devletleri'nde uygulanmış olan demokrasi çeşididir. Bilinen ilk doğrudan demokrasi denemesidir. Atina Demokrasi'sini genel olarak Klistenis'in reformlarıyla kurulduğu kabul edilir. Diğer taraftan 7.yüzyılda Pisistratus'un yönetimi ele geçirmesiyle Tiranlık rejimi ortaya çıkmış, Solon'un reform çalışmalarına rağmen Atinada'da tiranlık dönemi yaşanmıştır. En büyük demokratik lider olarak görülen Perikles'in ölümünden sonra ve Peleponez Savaşı'nın sonuna doğru Atina Demokrasi'si 2 kez kesintiye uğrayarak 'Oligorşik' yapıya bürünmüştür.

Şöyle bir düşündüm. Bizim ülkemizde demokrasi yaklaşık 90 yıldır devam ediyor. Avrupa 250 yıldır 'demokrasiyi' kendi ülkelerinde yerleştirmeye çalışmış yıllar boyunca. Bazen sistem yeniden eskiye dönmüş, bazen yeniden ayaklanmalar olmuş, devrimler olmuş. Ama sonunda 'demokrasi'nin en doğru yönetim biçimi olduğuna karar verilmiş.

Peki, bizim ülkemizde demokrasinin daha kolay yerleşmesini sağlamak mümkün mü acaba diye düşündüğümde ise, yine kendimi geçmişin yolculuk treninde buluverdim. Bu sefer de Orta Çağ Batı Avrupası'na gittim. Tarıma dayalı tarım düzenine verilen isim olan 'feodalite' devletin önemli ölçüde güçsüzleştiği ve özellikle de insanları korumada yetersiz kaldığı bir dönemde ortaya çıkmıştı. O dönemlerde büyük toprak sahipleri, lordlar, küçük toprak sahipleri, toprağa bağlı köylüler tarih yazıyorlardı…

Biz zaman sonra vassallar ile senyörler amaçları doğrultusunda birleştiler ve Krallıklar oluşturdular. Ancak bu arada yeni bir sınıf ortaya çıkmıştı. 'Tüccar Sınıfı', kentlerin oluşması ve büyümesi, insanların yiyecek ihtiyaçlarının artması lord'ların köylüleri çalıştırmak için daha özgür bırakmalarına neden oldu. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş, sistemlerin ve yönetim biçimlerinin yeniden şekillenmesine neden oldu. Çünkü ortaya 'burjuva sınıfı' çıktı. Ticaretin güvence altına alınması için güçlü devletlere olan ihtiyaç, bazı kişilerin kiliselere ve aristokrasiye savaş açmalarına neden olmuştu. Sonuç olarak bir tarafa savaş açılırken, diğer taraf ile omuz omuza olmak gerekiyordu. Diğer taraf o zaman 'halk' oldu. Halk ile birlikte olmak, bazı haklarında oluşmasına neden oldu. 1215'de Magna Carta bunlardan sadece bir tanesiydi.

Peki, şimdi gelelim Türkiye'ye.. Bizim demokrasi tarihimiz o kadar kısa ve yetersiz ki, bütün bunları kendi içinde içselleştirmesi için belki de yıllar gerekecek… Sonuç olarak ne mi oluyor? Demokrasi Bayramı oluyor diyebilirsiniz. Hak veriyorum. Ama biliyorum ki, Demokrasi iyi anlaşılmadan Cumhuriyet'i iyi anlamak mümkün olamayacak. Bu nedenle hepimiz dersimizi iyi çalışmamız gerekiyor. Bir ülkede 'demokrasi'nin her birey tarafından anlaşılması için çaba göstermemiz gerekiyor.

Somut olmayan bir kavramı, ya da farklı bakış açıları ile anlatılmaya çalışılan kavramı, gençlere, öğrenciler, sokaktakilere, tarladakilere, sanayiciye doğru anlatamazsak, Atina Demokrasi'sinde yaşanan ve bütün Avrupa'da yaşanan olaylar gibi, iki geri bir ileri 'Demokrasi Bayramlarını' kutlar dururuz. İyi düşünüp, çok konuşup, çabuk uzlaşıp, yola çıkmak gerek. Kaybeden bir toplum ve ülke olmamak için, belki yeni bir fırsat olabilir karşımızda..