'EMPATİ' denen muhteşem kelimenin aslında tam olarak ne anlama geldiğini şu günlerde İran-Tahran'da yaşamaya başladığım bir kaç gün içinde daha iyi anlamaya başladım. Muhteşem bir 'iç devinim' yaşıyorum iç dünyamda. Yıllar boyunca üniversitelerde kız öğrencilerimizin 'baş örtülü' olmaları nedeniyle okutulmadığı dönemler aklıma geldi birden. Yine baş örtülü olmaları nedeniyle devlet dairelerine alınmadığı günleri düşünerek, acaba bu durumda ben olsaydım neler yapardım diye düşünmeye başladım.

Yıllar öncesinde Muğla'dan İzmir'e taşındığımda, aklım hep üniversiteye girmek olsa da, burada bir kadro buluncaya kadar özel sektör deneyimim olsun düşüncesiyle, Yaşar Holding'de İnsan Kaynakları Birimi'ne başvurmuştum. Benimle konuşan hanıma kendimi anlatırken, bir dönem İşletme Yüksek Lisans'I yaparken, Sosyoloji Bölümü'n de yüksek lisans derslerine girdiğimden bahsetmiştim. Bunun üzerine, ismini hatırlayamadığım bu hanım bana dönerek: 'Sosyoloji size ne kattı?' diye sormuştu. Pek bir şey söylediğimi hatırlamıyorum ama oradan çıktıktan sonra bu soruyu kendime sormuş ve sonunda bir karara varmıştım. Yanıtım şuydu: Eğer ki, geçmiş yıllarda okumuş olsaydım, parkamı giyerek, ciddi bir devrimci ve miltitan olarak, hakları yenilen herkes için mücadele eden biri olurdum. Çünkü sosyoloji bana toplum bilimi açısından, haksızlığa uğrayan insanların yaşadıkları olayları, gözlerimin önüne getirerek olaylara daha bilinçli bakmama neden olmuştu. Ne ilginç değil mi, bu sahneyi şimdi İran'da başları kapatılmak zorunda kalan, her zaman dışarı çıkarken pantolan giymek zorunda kalan kadınlar için söylemeye başladım.

Bu yazıyı yazarken, konuya iki açıdan bakmak istedim. Tahran'da yollarda yürürken hayata kadınların bakış açısı ile baktım. Tahmin ettiğim kadar kapalı olmayan İran'da nispeten kadınların daha eşit haklar içinde bulduğumu söylemem doğru olacak. Araba kullanıyorlar, üniversiteye gidiyorlar, sokaklarda rahatlıkla yürüyebiliyorlar. Gülüyorlar, mutlular. Devrim Polisleri denilen bir baskıyı yaşamadıkları zannediyorum. Ya da ben böyle bir olaya hiç rastlamadım.

Ancak sadece beni üzen konu, giymiş oldukları pantolanlar. Yani etek giyen bir kadın yok yürüyen. Zayıf, güzel, çirkin, şişman bütün kadınlar ya kot pantolan giymek zorunda kalmış, ya da kumaş. Makyaj yapıyorlar, çeşitli fanzati kıyafetleri vitrinlerden seçip alabiliyorlar. Ama yine de başlarını çok kapalı tutmasalar da örtmek zorundalar.

İslamiyet'in derin çelişkisini burada görebiliyorsun. Neden kapalı olmak zorunda kadın? Kadınlara bu eşit olmayan giyim tarsi neden zoraki bir şekilde günümüz yüzyılda devam ettiriliyor? Şehirde yaşayan kız çocuklara baktım. Bir çoğu çocukken başları açık gezerken, bazılarının ise henüz küçük yaşta bile simsiyah eşarplara sarılmış.

İtiraz ediyorum, yine itiraz ediyorum. Benim, bir kadın olarak yaşamıma kimsenin karışma hakkı yok ise dünyanın her yerinde de kadınların aynı haklara sahip olması gerekiyor bence. Hele ki, zorlayarak, şiddetle bunu baskı kurarak yapmak çok daha üzücü bir durum. Ben öncelikle bir birey sonar da kadın olduğumu düşünüyorum. Erkekler istediklerini yaparken, benim bir kadın olarak; okumaya, red etmeye, istediğim hayat şeklini yaşamaya, kariyer yapmaya, tercihlerimi yaşamaya kimsenin karşı çıkmaması gerekiyor.

İşte bu noktada bahsettiğim ilk konuya dönmek gerekirse; bu ülkede bir dönem okumak isteyen başı kapalı olan kızlarımızın okutulmamış olduğu ve zorla evde kalmaya mahkum edildiğini hatırlayınca içim burkuldu. Bu kızlarında okuma hakları bir şekilde ellerinden alınmıştı. Kendi kendime kızdım. Neden ben, bu kızlarımızın düşüncelerini anlayamamıştım…

Okumanın ve çalışmanın bir birey hakkı olduğunu belki de hepimiz biliyorduk Türkiye'de, ama daha derin düşünemedik galiba. Bir başkaları bunu düşünürken, bizler izleyici olarak kaldık bu istenmeyen olaylara….

Hani, bundan sonra 'yeni bir şey söylemek gerek artık' diyoruz ya, ben de İran'da yaşadığım şu bir kaç gün içinde, İranlı kadınlarımızı düşünerek, kendi Türk kadınlarımızın neler düşündüklerini neden düşünemediğimi bir kez daha sorguladım. Bu sorgulama kısa sürdü. Çünkü, artık tüm Türk vatandaşları bu konuda özgürler. Okula gidebilecek ve rahatlıkla iş yerleri acabilecekler ve bir devlet memuru olabilecekler. Değişen dünyanın, değişen Türkiye gerçeğinde, muhafazakar bir aile yapısına neden hoş görü ile bakmak gerektiğini hepimiz anlamak zorundayız artık.

Tahran'da gezerken birden karşıma çıkan bir 'reklam panosu' düşüncelerimi yine karıştırdı ve beni farklı bir bakış açısı ile düşünmeye sevk etti. Bu panoda: Türkiye'yi tanıtan ve davet eden resimler vardı. Birden çok hoşuma gitti. Yıllar boyunca Türkiye'ye gelen Araplar için, ileri geri konuşulduğunu çok iyi hatırlıyorum. Gezmek ve bir yerleri görmek neden önemli biliyor musunuz? Gezdikçe- gördükçe dünya görüşünüz değişiyor. Ben her Avrupa gezimden sonra ülkemde neler yapabilirim, daha modern, daha medeni, daha insan haklarına yönelik neler yapabilirim diye düşünüyorum.

Japonlar, kendi vatandaşlarına dünyayı gezmeleri için binlerce imkan sunuyor. Bence, İran halkı da bizim ülkemize gelerek, görerek, dinleyerek çok daha çağdaş bir ülke olma yolunda adımlar atabilir. Bu iki ülkenin birbirleri için de bir 'Medeniyetler Buluşması' olabilir. Tarihimiz bizi bağlıyorlarsa, köprüler kurmak için uğraşmak yararlı olacaktır. Bu ilk köprüyü ben de nacizane kurmaya çalışıyorum kendi çapımda…Akademik, kültürel ve ticari anlaşmalarımızın her geçen gün artması dileğiyle…