Yazın ortasına geldiğimiz şu günlerde, İzmir'de bir Pazar günü akşam yemeği öncesinde oldukça heyecanlıydım. Çok arzu etmeme rağmen, neredeyse iki yıla yakın bir zamandır çok istediğim halde 'bisiklete' binemiyordum. Beklenmeyen bir aksilik yaşayarak bir logar kapağının üzerinden geçerken bisikletten düşmüş, dirseğimi kırmıştım. Nasıl başardıysam da acil ameliyata girerek bir buçuk ay gibi bir süre aktif hayatıma ara vermek durumunda kalmıştım. Üretmeye, düşünmeye, okumaya fırsat bulsam da, çok sevdiğim bisikletime bir daha binemeyecek olmanın korkusunu yaşayarak uzun zaman bisikletime bakmış, sonra da çok sevdiğim bir dostuma hediye etmiştim.
O gündür bugün, Karşıyaka sahilinde bir bisikletli gördüğümde iç geçirip ne zaman tekrardan cesaret edeceğimi düşünerek günlerimi geçiriyordum. Bir gün aniden bu bekleme süresinin ne kadar aptalca ve gereksiz olduğuna karar vererek, kardeşimin bisikletini alarak 'sen şimdiye kadar hiçbir konuda çekinmedin, bu olaydan mı korkacaksın' diyerek, bugün şeytanın bacağını kırdım.
Bisiklete ilk bindiğimde öncelikle bir çekinme yaşamadığımı söylemek yalan olur. Ama bu panik atak çok kısa sürdü. Çok sevdiğin bir iş, seni nasıl mutlu ediyorsa benim de içimdeki 'çocuk' heyecanı yeniden uyandı ve bir saatlik turumu bitirip eve dönerken içimdeki rahatlık ve huzurla 'işte bu kadar' dedim. Neden uzun aylar bu kadar beklemiş olduğuma kızdım. Hayat da bu aslında değil mi? Korkularımız, kızgınlıklarımız, ne yapacağımızı bilemediğimiz arayışlar, beklentiler…. Bugün düşündüğümüz ama gerçekleşmeyen, bugün istediğimiz ama elimize geçiremediğimiz fırsatlar, şanslar ve ümitler…
Özellikle son yıllarda çok fazla çalışmanın getirdiği bir bezginlik ile kendi kendime söz vermiştim. Bu yaz ve gelecek sene 'hayatımı biraz rölantiye' alacaktım. Biliyorum ki, bu sözümü yine tutamayacaktım ama yavaş yavaş adımlarımı bu yolda atmak üzere bu sabahleyin keyifle sabah kahvaltımı yaparken, bir yandan da günlük gazetemi okumaya başladım. Uzun zamandır yeni bir alışkanlık edindim. Okuduğum dergi ve gazetelerde gördüğüm ilginç bulduğum makaleleri hemen kesiyor, ve saklıyordum. Bunu yapma nedenim ise, dikkatimi çeken bu yazıları okurlarım ile paylaşmak ve her şeyden önce de kendi bilgi dağarcığıma yeni bir şeyler ekleme düşüncesiydi.
5 temmuz 2015 Pazar günü Kübra Par'ın Siyaset Bilimci Prof. Fuat Keyman ile yaptığı röportaj oldukça ilginçti. İsmet Yılmaz'ın seçilmesi Ak Parti-MHP koalisyonu ihtimalini azalttı, hatta AK Parti- CHP ortaklığının lambasını yaktı sözleri dikkatimi çekti ve başladım okumaya; bütün bir sayfa içinde 'Erdoğan'a sataşmamak, CHP'ye yaramadı' sözleri çok hoşuma gitti birden. Keyman: 'CHP'nin ekonomi söylemleri diğer partilerin de kolayca yapabileceği şeyler olduğu için ilk başta heyecan yarattı, fakat etkisini çabuk yitirdi. Emekliye iki kat maaş vermek Türkiye ekonomisini zedelemez, bunu her parti yapabilir' diye düşündü seçmen. Kılıçdaroğlu, seçim konuşmalarında stratejik olarak yolsuzluklara değinmedi, Merkez Bankası'nın bağımsızlığı konusuna girmemesi de büyük bir hataydı' diyordu. Biraz düşündüm ne kadar benim fikirlerime benziyor dedim. Kızdığım ama tam olarak anlatamadığım bazı kelimeleri çok iyi kullanmış olduğunu fark ettim.
Yazı bittikten sonra bir arka sayfaya geçtim, Ayşem Kalyoncu'nun 'Kadın ve Siyaset' yazısı zaten tam benim için yazılmıştı. Onunla her zaman aynı fikirde olmasam da yazısında: 'Türkiye Kadın Federasyonu'nun Acil Yardım Hattı'na 30 gün içinde 206 'Beni Kurtarın Mesajı' gelmiş. Bu çağrılardan 149'u aile içi şiddet mağduru kadın ve çocuklarmış. Mağdurların yüzde 86,8'i kadınlar, yüzde 7,4'ü çocuklar ve yüzde 5,8'ini ise erkekler oluşturmaktaymış' diyordu...
Bu yazıyı okuduktan sonra aklıma şu soru geldi: 'Ülkemizde kadınlar bu kadar şiddete uğrarken ve bu duruma hiçbir önlem alınmazken kadınların siyasi arenada yeterli oranda temsil edilmeleri mümkün mü acaba?
Güldüm kendi kendime bu iki yazıyı okuduktan sonra, bir ara gözüm televizyona takıldı. Yunanistan da bugün yapılacak olan seçim sonucunun ne olabileceğini düşündüm. Acaba bu durum bizim başımıza gelseydin, ben kime oy verirdim ? AB'ye mi yoksa kendi ülkemin onurunu kurtarmak adına mevcut hükümete mi?
Koca bir günün sonunda seçim sonuçlarının açıklandığı bu zaman dilimi içinde Yunanistan'da yaşanan bu kaotik ortamın sonucunda alınan sonuçlar acaba bir 'demokrasi zaferi' mi oldu, yoksa Çipras hükümetinin 'Avrupa Birliği Oligarşisine karşı zaferi mi?' Yunan halkının önlem paketine verdiği 'hayır' oyları onlar için şimdi ne değiştirecekti ?
Kafam iyice karışmış bir halde akşam yemeğimizi bittikten sonra annem bana dönerek çok sevdiğim 'mozaik pastayı' yemem için beni kendi evine davet etti. Birlikte yolda sohbet ederek giderken, aklımdan geçen sorulara yanıtlar bulmaya çalıştım. Acaba Fuat Keyman'ın yazdığı gibi Kılıçdaroğlu keşke seçimlerde Tayyip Erdoğan ve insanların gözlerinin içine baka baka yolsuzluk yapan AK Partili taraftar kişileri suçlayarak ve bunların da kanıtlayarak seçim meydanlarında nefeslerini tüketseydi ülkemizde şu anda yaşanan aritmetik ortalama daha farklı çıkabilir miydi ? Ya da; şiddet gören kadın ve çocukların daha azaldığı 'medeni bir ülkede' yaşasaydık, 'Beni Kurtarın' mesajlarını daha az duysaydık, acaba Türk insanının oy verirken ülkenin geleceğini düşünerek daha doğru kararlar alarak seçimlerde oy vermelerini sağlatabilir miydik?
Son olarak hayatta çok önem verdiğim bazı alışkanlıklarımdan asla vaz geçmemiş olmamın (bisiklet ve mozaik pasta gibi) aslında önemli bir 'meziyet olduğunu' fark ederek 'siyasetin ve siyaset kurallarının' yeniden düzenlenerek çok daha güçlü argümanlar ile seçmen karşısına, ve hatta partili karşısına çıkmanın önemini vurgulamanın günümüz dünyasında ne kadar gerekli olduğuna bir kez daha kanaat getirdim.
Hep dedim, yine söylemeye devam edeceğim. MHP ve CHP kendini yenilemek zorundadır, çağa ayak uydurmak, seçmenin beklentilerini iyi analiz etmeleri gerekmektedir. Liderlik sultasının yok olup, daha demokratik, katılımcı bir anlayışının parti meclislerine yansıması gerekiyor. Senin benim dediğim bu sözler ve vaatler ile bu iki partinin milleti temsil etmesi mümkün olamaz iken, AK Parti karşısında kendini göstermesi ve mücadele edebilmesi mümkün değildir.
Beyler yanlış yaptığınızı tekrardan hatırlatmak istiyorum. Siyaset bilimi der ki: 'Halkın ne istediğini iyi anlamak, iyi okumak gerekir' Buna göre onları ikna etmek ve onları yönlendirmek mümkün olabilir. İlkeli, radikal, kararlı adımlar atmadan geleceği ön görülmemek mümkün değildir. İyi bir lidere ve bütün bu organizasyonları yeniden planlayacak ekiplere ihtiyaç vardır. Değerlerimiz, stratejilerimiz ve operasyonel faaliyetlerimiz olmadan başarıya ulaşmak mümkün değildir. Ben halen annenim 'mozaik pastasını' yerken, merak ediyorum bu ülkeyi kurtacak olan kişiler neler yapıyor, yada ne adımlar atıyorlar…