ANNEMLE babamın evinde bir masa var. Kendisi tarihin başlangıcından beri orada. Kardeşimle onun etrafında belki bin kez koşmuşuz, yorgun bir emektar yani. Hatta İnan masanın üzerinden atlamayı adet haline getirmişti dört yaşındayken, tahmin edilebileceği üzere dünyanın en mühim avantür hadisesiydi bu. Doktorlara filan gidildi bu masa yüzünden fakat masa gitmek bilmedi hayatımızdan. Ben de evin bütün melamin tabaklarını alıp pikniğe giderdim masanın altında. Daha az medikal şahsi avantür anlayışım! Söz konusu masanın etrafında epey kavga edildi, rakı içildi, ağlandı, gülündü, yumruk vurulup kalkıldı, dirsekler dayanıp barışıldı. Masa başından hamiyet sahibi bir masa, ağır başlı, pek konuşkan değil; nereden baksan evin büyüğü konumunda. Masa belki hepimizi gömecek, dirayetli. Kendine göre tamir edilme, cilaya gitme merasimleri vardır. Masa değil, upuzun metraj, epik film. ECE TEMELKURAN- 01 Eylül 2010
Üzerinde oturup bu satırları yazdığım koltuk otuz küsur yaşında. Ona haksızlık mı ediyorum bunca senenin yükünü taşıtmakla acaba? Öyle ya kendi otuz yıllarımızda neler değişti, değiştirildi ama benim koltuklara bir iki makyaj dışında hiç ilgi gösterilmedi. Masam biraz daha genç… Beyaz eşyalar da olgunluk çağını çoktan geçti. Bütün eşyalarıma bakarak 'çağdaş' bir kadın olmadığım söylenebilir. Ama galiba bu bizim aile hastalığı. Kardeşimin eşyaları da benimkilerle yaşıt ama onun bir ayrıcalığı var; çocukluğumuzun, gençliğimizin tanığı olan babama ait masa onun evinde. Anneannemin gençliğinden kalma Louis koltukları ise eşit olarak bölüştük. Cilasını kardeşimin çizdiği koltukları o aldı, arkasında benim ilk sanat denemelerim bulunanları ben. Benimkilerin üstüne çocuklarımın meyve, süt lekeleri eklendi kardeşiminkine oğlanın çişi. Bu açıdan bakıldığında beyaz eşya ve mobilya üreticilerinin nefret edeceği türden yaratıklar olduğumuz kesin. Elektronikler desen kendine tamirci sıfatı yakıştıran ama ustalıkları 'at bunu abla' demekten ibaret adamlarla inatçı kavgalara rağmen sonunda son nefesini verene dek bizimle.
Ama bize dayatılan 'satın almak çağdaşlığın göstergesidir' sloganından farklı bakış açıları da var. Bakış açılarının ötesinde kokular, izler, anılar duygular ve hatta onlarca yıldır evrene asılı kalmış sesler var
.
Mesela babamın yemek masası sadece bir masa değil ki. Babam 'Haydi Abbas vakit tamam' dizelerini okuyarak dostlarıyla kadeh tokuşturduğunda şiiri keşfettik, Türk müziği şarkılarını ilk orada, o güzel insanlardan öğrendik. Başka gecelerde umut yüklü adamlar heyecanla politika tartıştılar, memleket diye bir sevdayı öğrendik. Sonra aniden kahkahaların, şarkıların yerini kısık sesle konuşmalar aldı ve öğrendik ki darbelerde kısık sesle konuşulurmuş. Dava arkadaşlarının Zincirbozan'da olmasının kederiyle, sessizce kalktı bu kez kadehler ve biz düşünceleri yüzünden insanların hapsedilebildiğini öğrendik. Yeterince büyüdüğümüzde bizler de masanın konuşmacıları olduk. Aşktan söz ettik ve devrimden. Kendi şarkılarımızı dinlettik babamıza, baba dostlarına. O masanın başında 'ben evleniyorum' dedik ve o masada öğrendi çocuklarımız kaşık tutmayı. Ve sonra bir gün yine o masanın başında, bu kez bizim çocuklarımız 'ben evleniyorum' dedi. Bu sene eskitme masalar modaymış öyle mi?
Buzdolabının kapağını açtığımda bir zamanlar çocuklarımın biberonlarının, sebze mamalarının durduğu rafla selamlaşmak, artık hepsi de bir yerlere dağılmış olan kızlarımın ilk ahçılık deneyimlerinin fırında bıraktığı izlere gülümsemek, kaybettiğim ve çok özlediğim insanların kokusunu şu yorgun koltuklarımda bir anlığına da olsa yakalamak, yemek masasının üstünde bağrış çağrış yapılan yüzlerce ödevin izlerine bakarak 'başardığımızı' anımsamak...
Bunları kaça satın alabilirim acaba? İndirime girer mi ki? Bu senenin modasına uygun mu acaba 'yaşamışlık'? Ya da yaşamak sadece bir 'carpe diem' mi? 'An'ı yaşa' ama sakın ola anıya dönüştürme. Tıpkı hızla tükettiğimiz yemekler, müzikler gibi o anda bitir, damağında bir tad, yüreğinde bir duygu kalmasın yarınlara. Peki ama neden bu telaş ve daha da önemlisi bu korku?
Sadece az sayıdaki 'birilerinin' ürettikleri tüketilsin diye pompalanıyor bize bu 'anısız', belleksiz yaşamlar. Bir nesneyi yenileme çılgınlığı içinde sadece bireysel tarihlerimizi dokumaktan vazgeçmekle kalmıyoruz ne yazık ki. Önce evimizin içinde başlıyor bellek yitimi, sevdiklerimizin, bizi biz yapan her şeyin izlerini yok ediyoruz. Sonra apartmana yayılıyor. Komşularımızı, kapıcımızı silip götürüyor zihnimizden. Apartman kapısından süzülüp sokaklara akıyor; doğduğumuz evi anımsamıyoruz, arkasına saklandığımız palmiye, sevgilimizle el ele yürüdüğümüz sokak, ilk öğretmenimizin yüzü, ilk öpücüğün telaşı silinip gidiyor. Çünkü bizim çok işimiz var, çok çalışmalı, çok kazanmalı ve yeni bir masa almalıyız. Yeni masalar insana bir şey anımsatmaz; anımsatıp da kendisiyle ve çağının hatalarıyla yüzleşmeye zorlamaz; sevdiklerinin imgeleriyle oyalamaz insanı. İşte bu yüzden hep yenilenmelidir masalar.
Bireyselden yola çıkan bellek yitimi evleri, sokakları, kentleri aşarak ülkeye yayıldığı zaman biçim değiştirmiştir. Egemenler bireysel tarihini ve belleğini yitirmiş insanlara her şeyi yapabilir artık. Darbelerde kısık sesle konuşulduğunu hatırlatan masalar yoksa, ülkede sivil ya da askeri olsun radikal değişimlere tepki vermezsiniz. Zincirbozan'ın, Yassıada'nın hüznü değmemiş bir masada bilmem ne dizisine yetişmek için hızla tüketiyorsanız yemeklerinizi Silivri'yi görmezsiniz. Koltuğunuzdaki leke size bir zamanlar bir davanız, o davada yere düşen dostlarınız ve o dostlar için dökülen gözyaşınız olduğunu anımsatmazsa eğer kendini yadsıyacak kadar çürüyen bazı insanların 'bizi o zaman bilmemnekon kullandı' itiraflarının aşağılık bir yalan olduğunu, doğru ya da yanlış bal gibi de inandığınızı, bir fikriniz olduğunu ve asla kullanılmadığınızı çarpamazsınız egemenin yüzüne. Yeterince kıvama geldiğinizde zart diye ortaya çıkan bir neo-concon'un ideolojisiz toplum masallarını enjekte ederler damarlarınıza. Vaktiniz ve masanız olmadığı için hatırlamadığınız babanızın, dedenizin, atanızın ömürlerini ve hayatlarını verdiği ideolojilerinin aslında zararlı şeyler olduğuna ikna olursunuz. Ve inanıyorum ki kemikleri sızlar ölülerimizin. Siz böyle ideolojisiz, sazan yaşamınızda egemenlerin 'win-win-win' palavlarına kapılıp bir masanın, yeni çıkan bir telefonun, bilmem ne özellikli televizyonun parasını kazanmak için belleksiz, anısız tarihinizi dokurken egemenler, tutkuyla bağlı oldukları kendi ideolojilerini güçlü kılmak adına sizin babanızın, dedenizin, atanızın eseri olan her şeyi açgözlülükle satıp savar, üstüne de hazım ilacıyla rahatlarken kendi babalarının masasına gözleri gibi bakarlar. Egemenlerin kahramanları bayrak yapılırken kar üstünde, dağ başında, arabasının içinde, arabasının başında, cafede devrilip gitmiş sizin, halkın kahramanları bu epidemik belek yitiminde sonsuzluğun sessizliğiyle buluşur. Diğerleri ise Silivri duvarlarının ardında.
Egemenleri bir yana bıraksak, (bu ülkede pek de olası olmayan) normal bir yaşam dilimini düşünsek bile akşamın sessizliğinde yürek dolusu şiir söyleyebilmek, tekrar kalabalık olabilmek, çoğalmak, paylaşmak, anımsamak, gülmek, ağlamak kısacası insan olabilmek için anıya dönüşebilmiş an'lara, yitirdiklerinizin kokusuna, izine yani yaşamış hem de güzel yaşamış olduğunuza tanıklık edecek masalara, koltuklara ihtiyaç var bence. Ve onların şiirine…
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
Cahit Sıtkı Tarancı