Alışılmışın dışında kış döneminde Çeşme'yi daha çok seviyorum, geçtiğimiz sene içerisinde yine bir hafta sonu Çeşme'ye gittiğimde çok ilginç bir olay yaşamıştım. Hatta o dönemlerde bu yaşadığım olayı, bir dergi yazımda okurlarımla paylaşmıştım. Oldukça soğuk bir gün olmasına rağmen, yürüyüş yapmaya karar vermiştim. Bizim siteden henüz on dakika bile uzaklaşmadan karşımda tam yedi tane köpeğin bana doğru geldiklerini gördüğümde ilk önce ne yapacağımı şaşırmıştım. Geriye gitsem de aynı durumla karşılaşacaktım, ileri gitsem de… her durumda köpeklerin arasına düşmüştüm bile.. Köpeklerin uzun zamandır aç olduklarını tahmin ediyordum. Bu nedenle benden bir şey bekliyor olabilirlerdi ancak böyle bir durumda ne yapmam gerektiğini bile kestiremiyordum. Başıma geleceklere göre bir plan yapacaktım artık.. Hayatımda ilk defa 'korkuyu' yakınımda hissediyordum. Birden nasıl oldu bilmiyorum ağzımdan hani küçük çocuklara 'mırıldanarak' bir ses çıkartırız ya, ben de gayri ihtiyari sanki onları sakinleştireceğimi düşünerek bu harekette bulundum.
Birden ne olduğunu anlamadım, etrafımda çılgınlar gibi dönen köpekler sakinleştiler ve benimle birlikte yürümeye başladılar. Bunu nasıl olmuştu, ben mi onları durdurmuştum, onları ve kendimi sakinleştirmeye çalıştığım ses mi onları etkilemişti bilmiyorum ama bundan sonraki onbeş dakika içinde köpekler benimle birlikte yürümeye başlamışlardı. Sanki bu yolculukta bana eşlik ediyorlardı.
Bu olay beni oldukça etkilemişti ve o kadar eskilere götürmüştü ki, yıllar önce ilk akademiye başladığımda ilgilendiğim bir konuyu yani 'liderlik' konusunu tekrardan hatırlamama neden olmuştu.
Yönetim literatürde çeşit çeşit liderlik tipleri vardır: Karizmatik, entelektüel, demokratik, katılımcı, dönüştürümcü, vizyoner vb. Bu istemsiz çıkan sesimle ilgili olarak hangi ortamlarda hangi tür liderliğin daha etkili olduğunu düşünmeye başladım. Gözlerimin önüne ilk önce bir 'orkestra şefi' geldi. Belki de onlarca farklı müzik aleti çalan kişileri bir 'ahenk' içerisinde seyirci ile buluşturan kişiydi. İzmir'e döner dönmez hemen İzmir Senfoni Orkestrası Şefi İbrahim Yazıcı'yı aradım. Kendisi ile buluşup, bu muhteşem düzeni ve ritmi nasıl yarattığını sordum.
İbrahim Yazıcı, benim 'sırtımda gözlerim var, dedi'.. 'Nasıl yani' demişim farkında olmadan.. Bana gülümsedi ve açıkladı: 'Bizler sırtımız seyirciye dönük olarak orkestrayı yönetiriz. Bir yandan orkestrada bulunan müzisyenleri idare etmeye çalışırken, 'sessizliği dinleriz'.. Kısacası, sessizlik bana seyircilerin bu ortamdan mutlu olup olmadığını hissettirir. Çok etkilendim sözlerinden ve bu konuda daha detaylı çalışmalar yaptım. Yine aynı şekilde 'omuzlarında gözleri' olduğunu söyleyen kişilere rastlayıncaya kadar..
Kimdi bu grup, bu kişilerin liderliği nasıldı? Bu kişilere aslında herkes 'Tribün Lideri' diyor. Ben futbolla belki çok ilgilenmediğim için fark etmemişim. Bu kişiler, stadyumlarda hepimizin gördüğü 'amigolar' Seyirciyi coşturan, takımı başarıya götüren kişiler... Merak ettim yaşamlarını, liderlik tarzlarını öğrenmek istedim. Sevgili Yüksel Gürüz Hocamızı aradım ve bana İzmir'de bu konuda yardımcı olacak en doğru adresi söylemesini istedim. Bana öyle bir isim verdi ki, ben de onunla birlikte maçlarda coştum, ben de onunla birlikte olduğum bir saat içinde tutkuyla maçı yönettim ve takımımı ve seyircimi coşturdum.
Amigo olmak her halde bu dedim. Yaşamını anlatırken bile, beni etkilediyse her halde stadyumda karşısındaki 5 000 taraftarını bu şekilde yönetiyor diye düşündüm.
Amigo Murat Baba, 54 yaşında, 7 yaşındayken dayısı ile birlikte Altay-Fenerbahçe maçına gitmesiyle hayatı değişiyor. O döneme kadar hep çevresindeki kişilere 'liderlik' yaptığını keşfediyor ve Altay'ın her maçına gitmeye başlıyor. Ama içinde hep bir kıpırtı var, 'bir şeyler eksik, Altay tribünlerinde bir boşluk' var diyor. Sonunda dayanamıyor ve bir gün kendini bir duvarın üstünde buluyor. Buluyor ama bu yapmış olduğu davranış futbol camiası tarafından hiç olumlu karşılanmıyor. Onu indiriyorlar çıktığı o duvardan.. Alınıyor, anlamıyor nerede hata yaptığını…
Altay; o dönemlerde 'aristokrat bir kulüp'.. Hem seyircisi çok elit, hem de yöneticileri.. İzmir'in en tanınmış iş adamları Altay Kulübü'nün yönetim kurulunda… Murat Baba'nın bu tutumu o maç için olumlu karşılanmasa da, Kemal Gürüz ve arkadaşları bu çılgın genci fark ediyor. Gültepe'de onu buluyorlar ve tribünlerin lideri yapıyorlar.
Murat Baba, farklı bir kişiliğe sahip, bu farklılığını da açık bir şekilde gösteriyor. Kravatını takıyor, duvarına çıkıyor ve coşturuyor seyircisini.. Sadece seyirci ile değil ilişkisi, öyle bir hale geliyor ki 'artık denge adamı oluyor' taraftarın, polisin, kulüp yöneticilerinin..Deplasmana giderken bütün örgütlenmeleri artık Murat Baba yapıyor. Konvoyu o çekiyor, bir sorun oldu mu hemen ona başvuruyorlar.
Maçın gidişatında eğer ki hakem yanlış bir karar mı verdi, amigonun 'yangına benzin dökmesi' kadar tehlikeli hiçbir şey yok. Amigo ne yaparsa taraftar onu yapıyor. Bu muhteşem bir 'güç'… Ancak bir 'imparator' bu gücü elinde bulundurabilir. Düşünün, kulübün başkanı ve yönetim kurulu aynı ortamda, belki vali ya da belediye başkanı aynı maçta, belki Türkiye'nin en zengin iş adamları tribünde oturmuş maç seyrediyor. Ancak tek bir kişi çıkıyor ve tek bir 'işaretiyle' susturuyor ya da coşturuyor. Ve buna hiç kimse karşı dahi çıkamıyor. Çünkü tamamen kontrol olun elinde… O bir lider ve onu izleyenler 'takipçileri'..
Altay Kulübü bir aile aslında.. 5000 taraftarıyla büyük bir aile.. Bu ailenin oluşumunda 'amigoların' rolü inanılmayacak derecede güçlü.. Kazanmak nasıl doğal ise, kaybetmek de doğal bir takım için.. Ama amigo hiçbir zaman yılmıyor, takımını başarıya götürmek için de çabalıyor.
Yani bir 'amigo' bir yandan seyirciyi ve taraftarı coşturmaya çalışırken diğer taraftan 'takım üyelerini' de motive etmeye çalışıyor. Diyeceksiniz bu kadar zor bir eylemi tek başına bir kişi nasıl yapıyor? İnanılmayacak bir ekip var aslında bu organizasyonların içinde..
O hafta takım yenildi, tribün 'futbolculara kızgın'.. Ama kızgın olmak işe yaramıyor, Murat Baba 'baklava tepsisini' eline alarak, maç öncesi çeşitli semtlerden topladığı taraftarlarla stadyuma giriyor ve: 'Yenilsen de, yensen de taraftar seninle' sloganlarıyla 'takım üyelerini' bir sonraki maça hazırlamaya çalışıyor. Maç öncesi sanki 'gelin alayına' gidilir gibi takım üyelerini otobüslerin önünde :'Büyük Altay, Alemin Kralı geliyor' sözleriyle 'maçı kazanmaya 'uğurluyor.
Altay'ın Amigosu, Taraftar Temsilcisi, Kravatlı Şovalye'nin işi sadece bununla da kalmıyor. Bazen polislerle de anlaşma yapıyor. Eğer tribünlerde 'kavga çıkaracak' birileri varsa, amigo bir arada bunu da fark ediyor. Hemen ekip arkadaşlarını o tarafa yönlendiriyor. Polisin yanına giderek: 'söz, bana güven, sorun çıkmayacak' diyebiliyor. Polis ona güveniyor, kulüp başkanı ona güveniyor..
Altay Kulübü'nün bir aile olmasında Murat Baba'nın rolü büyük. Telefonu 24 saat daima açık. Taraftar onu her an arıyor gece gündüz. 'Baba iş istiyorum, baba hastaneye gitmem gerek, baba kızım evleniyor' diyorlar. Kolay bir şey değil 'aile olmak' bu da böyle bir bedel işte… Murat Baba, çok kişiyi tanıyor, üst düzey bürokratlar, iş adamları…. Başlıyor çözüm bulmaya..
Hep merak ettim sohbetimiz sırasında 'ya maçı kaybederseniz ne yaparsanız' diye.. Murat Baba, işte o hafta 'kara hafta' dır bizim için diyor. Eve gittiğimde kimse bir şey sormaz, eşimin yaptığı yemekleri bile sevmem. Altaylı olmak öyle bir tutkudur ki onun için, annesine bile: 'sakın Altay'ın oynadığı bir maçta ölme, yoksa maç bitince gelirim cenazene'der.. Kızı da fanatiktir babası gibi, her maç izlemeye gelir neler oluyor diye..
Bütün bu anıları dinlerken sadece tek bir kelime aklıma geldi her halde bu tutkunun arkasında 'aşk var'.. Bu sevgi başka türlü çekilmez. Evlilik gibi 'futbol aşkı' … Herkes tarafından tanınıyor olmak, 'Murat Baba'mız' geldi dedirtebilmek, iyi intiba bıraktırmak ve iyi temsil etmek…
Şimdi düşünüyorum da, Murat Baba, muhteşem bir 'lider'… Taraftarı coşturan, futbolcuları motive eden, ekibini kurarak bunları organize eden, yaşamını 'futbola ve kulübüne adayan bir adam'…
Hepimizin bu olaylardan ders alması gerekiyor bence.. İş dünyasında gerçek 'liderlere 'ihtiyacımız var. Siyasette gerçek 'liderlere' ihtiyacımız var. Kaç kişinin bu dünyada kendini insanlığa ve hizmet etmeye 'adamış' olduğunu merak ediyorum.
Teşekkürler Amigo Murat Baba, dilerim ki, teslim ettiğin bayrağı senden sonrakiler de aynı başarıyla sürdürebilsin. Biliyorum ki, senden sonra gelecek başarılı bir 'amigo' da yetiştirdin. İşte bu da liderliğin en ulvi özelliği… Senden sonraki kişiyi 'yetiştirmek'… Ayakta alkışlıyorum sizi…