1980 yılında kızlarının bir büyük şehirde yasamasının onların yaşamında daha büyük etki yaratacağını düşünerek bizleri Muğla'dan İzmir' e taşıyan ve bambaşka bir insan olmamı sağlayan babamı her zaman rahmetle anıyorum. Küçük bir şehirde görmediğim pek çok olayı zaman içinde yaşamımda içselleştirdim ve yasam felsefem haline getirdim. Bunlardan birisi de 'spor' oldu. Tutku ile bağlı olduğum spor hayatim 16 yaşında babamı örnek alarak başladı. İşin ilginç tarafı babam Muğla'da yasarken spor yapan birisi değildi, nasıl oldu da bir büyük şehre gelince birden stadyuma giden ve spor yapan birisi olmuştu bunu hiç bilmiyorum. Ancak onun da önünde çok saygı duyduğumuz ve halen hayranlık duyduğum bir kişiyi dikkate aldığını tahmin ediyorum.
Bosna-Hersek Fahri Konsolosumuz, eski Karşıyaka Belediye Başkanı Kemal Baysak ile aynı apartmanda oturmaya başlamıştık Muğla'dan taşınır taşınmaz. Karşıyaka'da tam stadyumun yanında olan apartmanımızdan baktığımda, Karşıyakalı insanların neden farklı olduklarını o günlerde hemen anlamıştım. Düşünebiliyor musunuz, sabahın saat 06.00' sın da stadyuma gelen, spor yapan, kosan o kadar çok kişi vardı ki, şaşırmamak mümkün değildi. Bu adamlar deli mi, nasıl olurda sabahın bu saatinde kalkıp koşuyor ve sonra da duşlarını alıp islerine gidiyorlar demiştim.
Kemal Bey, sabahın köründe kalkan ve sporunu yapan kişilerden biriydi. Hayranlık duyduğum bir is disiplini ve aile hayatları vardı. Babam ile dostlukları büyük bir ihtimalle ona bu güzel alışkanlığın başlamasına da neden olmuş olabileceğini düşünüyorum. Babam spora baslarda ben eksik mi kalırım, bende sabahın erken saatinde kalkamasam bile aksam üzeri okuldan gelir gelmez stadyumda koşar ve oradaki sporcular ile tanışır ve sohbet eder hale gelmiştim. Aradan gecen bu kadar yıldan sonra, çok yorgun olarak eve geldiğim zamanlarda eşortmanımı giyerek bir saat bile olsa spor yapmaya gittiğinde kendimi muhteşem mutlu hisseden birisi olup çıkmıştım. Bu nedenle basta kemal baysak, sonra babam hayatımdaki hep özel modeller olarak kaldılar.
Hepinizin bildiği sporun pek çok çeşidi var. İnsanlar yapabilecekleri, yetenekli oldukları alanları kendileri seçiyorlar ve bunu geliştiriyorlar. İyi bir atlet oldum her zaman, iyi bir 100 metre koşucuydum. Halen koşmayı çok sevmemim nedeni de bu herhalde... Sonra kendimi farklı alanlarda da geliştirmeye çalıştım. Tenis bunlardan birisi oldu. Çok imrendim iyi tenisçileri, onlar gibi olabilmeyi istedim. Ancak belki gözlerimin bozuk olması ya da çok daha fazla vakit ayırma imkanım olmaması nedeniyle istediğim performansı hiç gösteremedim. Öğrencilerim arasında tenis hocaları oldu, onlarla planlar yaptık, başladık oynamaya Örnekköy Tesisleri'ndeki kortlarda, ama çabuk pes ettim.
İngiltere'ye bir ara gittiğimde hemen bir plan yapıp Wimbledon' a giderek kortları seyrettim. Belki buralarda oynamayı hiç hayal etmemiştim ama tenisin o insani zarif kılan 'Kültürel değerlerini' içimde hissetmek istemiştim. Muhteşem bir ortamdı, televizyonlarda seyretmekten çok başka bir duyguydu. Spor iste böyle bir his aslında, bir 'kültür' spor ve spor yapmak. Seni her sabah yataktan kaldıran, dinç tutan, pek çok kotu alışkanlıktan uzak tutan, gerektiğinde takım oyuncusu yapan, gerektiğinde seni birey yapan ve tek başına mücadelede de ' haydi, haydi koş' diyen muhteşem bir yasam enstrümanı...
Geçtiğimiz hafta eve dönerken gözüm birden bir afise takıldı:' Tenisin Kalbi İzmir'de Atıyor' ; yine içimdeki coşku yine alevlendi. Tenis hakemi öğrencimi arayarak, 19-27 Eylül tarihleri arasında 8.ci Folkart İzmir Cup organizasyonu gittim. Kortlarda Türkiye'nin gelecek vaat eden Marsel ilhan, Cem Ilkek, Efe Yurtcan'ı seyrettim. Tenis Federasyonu Başkanı Cengiz Durmuş: ' artık tenis, Türkiye'nin her tarafında oynanmaya çalışılan, ve herkes tarafından teşvik edilmeye başlanan branş hakine geldi' sözlerinin etkisiyle 'Tenis Kültürü' her yerde yaratılmaya başlandığını görmek beni heyecanlandırdı.
Folkart Yönetim Kurulu Başkanı Mesut Sancar turnuvayı bir festival haline getirmek için birçok projelerinin olduğu, öncelikle de kentin çeşitli noktalarında 'sokak tenisi' oynatmak istediklerini söylemesi beni daha da umutlandırdı. Gelecek pazar günü unlu şovmen Tenisçi Mansour Bahramini'nin gelişi bile bence bu küçük adımlarımızı hızlandıracaktır.
Ama bütün bu güzel duyguları yasarken kortlarda 'ah keşke' dediğim bazı konular oldu. Biliyorum ki, zaman içinde bunları da öğreneceğiz ama yine de hatırlatmadan geçemedim. Wimbledon karşılaşmaları sırasında dikkatimi çeken en önemli gözlemim 'sessizlikti' yani izleyenler o kadar sessiz bir şekilde maçları izliyorlardı ki, sadece topların vuruş sesleri duyuluyordu. Ama bugün maçları izlerken, izleyenlerin kendi kendilerine konuşmaları, oyunculara müdahaleleri gerçekten ' konsantrasyon kaybına' neden olabilecek hareketlerdi. İzleyicilere de kültürel bir standart belki getirmek zorunluluğu vardı. Örnekkoy tesislerinde tam sokaktan geçerken ' dur bakayım burada ne oluyor, üstelik bir de bedava' denilen bir ortamda tenis sporu ne ölçüde geliştirilebilir bilmiyorum ama bunu başarmak bizim elimizde diye düşünüyorum.
Dışarıya çıkarken izlemeye devam ettim ve hakem öğrencime neden biz halen istenen özelliklere gelemiyoruz derken, Sinan Hoca şöyle dedi:' Hocam, dünyada yada gelişmiş ülkelerde spor bir kültür, tenis ise nerdeyse 100 yılı aşkın bir zamandır oynanıyor. Her mahallede bir kort var. Tenis zengin sporu olarak algılanmıyor. Ayrıca sponsorlar başarılı sporcuları destekliyor' dedi ve ilave etti: ' su anda bir öğrencimiz var ve gelecek vaat ediyor. Anne ve babasının ona tenis oynarken destek verecek parası bile yok, ne giysi alabiliyorlar ne de turnuvalara giderken otel masraflarını karşılayabiliyorlar' Türkiye'de inanıyorum ki, pek çok alanda olduğu gibi teniste de çok yetenekli öğrenciler var. Kulüplerin, derneklerin iste bu öğrencilerden bir yada ikisine verecekleri bursların Türkiye'nin gelecek tanıtımlarında ne kadar etkili olacağını hissettim.
Bir gün ülkemizden Venus Williams gibi kadın, Federer, Nadal gibi erkek başarılı tenisçilerin çıkması dileğiyle...