Geçtiğimiz yıllar içerisinde Monaco'da Fazıl Say'ın konserine gitmek istemişti, ama bilet almakta geç kaldığı için 'bilet' bulamamıştı. Konsere gidemediği için çok üzülmüştü ama 'gerçek bir sanatçının' bu kadar ilgi görmüş olmasından çok büyük mutluluk duymuştu. Türkiye'de en önemli sorunlardan birisinin 'sanat'ı anlayan kişilerin yeterli sayıda olmamış olduğunu düşünüyordu. Yaşar Tosun, Kocaeli-Gölçük Yazlık köyünde doğru….Liseye kadar köyde okudu, sonra da ver elini İzmit. Çok çelimsizdi, çevresindeki pek çok kişiden hep dayak yiyordu. Balık burcuydu, kavga etmeyi sevmezdi, ama ağabey'i sürekli onunla kavga ediyordu. Artık bıkmıştı, intikam alması gerekiyordu ama nasıl?
Bir gün tesadüfen eline bir 'kurşun kalem' aldı ve ilk karikatür'ünü çizdi. Ağabeyini, bu sefer babası dövüyordu. Silahını bulmuştu artık, kime kızıyorsa, onu 'resim'l ile şekillendiriyor, anlam veriyor, ifade ekliyor ve zevk alıp sunacağı hale getiriyordu. Bu lise yıllarında kendini keşfettiği çok önemli bir dönüm noktasıydı. Bir gün 'Son Posta' gazetesinde bir ilan gördü. 'Çizgi Film Denemesi' için yeni gençler aranıyordu. Konu oldukça ilginçti: 'Kurbağa'nın Göle Atlaması' ile ilgili çeşit çeşit figürler çizdi. Sonuçta 40 lira para aldı. Bu para ile 'bir bisiklet' ve 'izci elbisesi' aldı. Gölçük'te yaşayan her çocuğun hayaliydi 'denizci olmak'. Bu nedenle Yaşar Bey'in, kendine ilk kazandığı para ile bir' üniformalı kıyafet' alması kaçınılmazdı.
17-18 yaşında kararını vermişti kendi ayakları üzerinde duracağı mesleğini tespit etmişti. Yanlışlıkları görebiliyordu, bu gördüklerini 'hiciv sanatı' aracılığı ile aktarmak istiyordu. Bu nedenle büyük şehre gitmesi gerekiyordu, İzmit'te kendisini anlayacak, takdir edebilecek kişi sayısı çok azdı. İstanbul'da Güzel Sanatlar Fakültesi'nde 'resim' bölümünde eğitimine başladığında, 1960 ve 1970'lerin Ses ve Hayat Dergileri'nin sanat sayfalarının çizeri 'Faruk Alpkurt'ona: 'aman sen ressam olma, minareleri bile eğri-büğrü yapıyorsun' diyordu. Bunu bilerek yapıyordu, 'ince mizah' duygusunu bir ölçüde çizdiklerine aktarmak istiyordu.
Yapmadığı iş kalmadı İstanbul'da… Yaşar Tosun'u bir gün 'Hergün' gazetesinin yazar-çizeri olarak görmek mümkündü. 60 lira maaş alıyordu, gitmişti Cihangir'de 50 liralık bir evi kiralamıştı. Nasıl karşılayacaktı bu kiranın gelirini? Kolay olacağını düşündü ve ne olacak gazete satarım dedi. Başladı her akşam gazetenin Taksim'de satışını yapmaya. Ama nafile 3.cü günü yataklara düştü. Bu ona göre bir iş değildi. Bir gün 'sahne tozunu yutmaya' karar verdi. İstanbul Tiyatrosu'nda ona küçük bir rol verdiler 'Sihirli Kılıç' oyununda. Rolü çok basitti, kraliçenin yanında hiç kıpırdamadan durması gerekiyordu. Oyun başladı, aradan bir zaman geçti, oyun gereği kraliçeyi öldürecek olan aktör, tam rolünü oynarken, Yaşar Tosun herkesin ortasında bu adamı dövmeye kalktı. Hiç kimseye haksızlık yapılsın istemezdi. Bu bir tiyatro sahnesi olsa bile..
1966'da sadece kendisi için değil, ülkemiz için de gurur verici bir ödül yaşattı Yaşar Tosun.. O dönemin Bakan'larından Talat Sait Halman onu tiyatro kulisinde gördüğünde: 'bir yarışma var, katılır mısın?' diye sordu. Bu yarışma İngiltere'de düzenleniyordu ve bir 'dünya yarışmasıydı'. Tam 37 ülke katılıyordu, sahneye çıkan bütün karikatüristleri kendi ülkelerinden gelen izleyicileri o kadar çok alkışlıyorlardı ki, Yaşar Tosun'un 'morali' daha da bozuluyordu. Tesadüfen o tarihlerde İngiltere'de bulunan Tümamiral Engin Heper ve ablası onu alkışlayanlar arasındaydı. Bütün olumsuzluklara rağmen, Yaşar Tosun, 'dünya ikincisi' oldu. 1974 yılından bu yana yaptığı 'sulu boya resimleri' ve 'karikatürleri' Fransa-Nis'de 1 Haziran'dan 30 Ağustos'a kadar sergiliyor. Yaşam hep umutlarla ve sevgilerle geçmiyor malum.. İnişler-çıkışlar oluyor. Acılar ve yine acılar.. 17 Ağustos 1999 Gölcük 'depremi' Yaşar Bey'in ailesini ve çocuklarını elinden alıp- gidiyor. Kendisi de dört gün sonra 'enkaz' altından çıkarılıyor. Hastaneye giderken, ayaklarını hissetmiyor. Bir yandan ailesini kaybetmenin acısını içinde sindirmeye çalışırken, diğer yandan çeşitli ameliyatlara giriyor bacağını kurtarmak için… Şansı bu konuda yanında oluyor, hastanede devamlı yanında bulunan hemşire, Gölçük'ten tanıdığı bir dostu, kendini ameliyat eden doktor, sınıf arkadaşı çıkıyor. Yaşam onu tam tamına sekiz ay kendi ile baş başa bırakıyor. Eline bir kalem almak bile içinden geçmiyor. Bir şeyler yapması gerektiğini biliyor ama ne diyor, ne yapacağım? Başlıyor ülkeyi avare avare gezmeye…. Biliyor ki, bir yerde duracak… Bir yer ona yeni bir hayatın başlangıcını sunacak. Sunuyor da… Çeşme'ye geldiğinde hayran oluyor burada gördüklerine… Halk pazarına gittiğinde şaşkın şaşkın etrafına bakınıyor. Çünkü buraya gelen pazarcıların hepsi 'traşlı' ve tertemiz ve neşeli' kararı o gün veriyor ve bu ilçede kalmaya…. Başlıyor 'hiciv sanatı'nın inceliklerini, bu tatil beldesinde tuvaline aktarmaya….
Yaşar Tosun'u bir gün Çeşme Marina'da iki kız kardeşin karikatürlerini çizerken bulduğumda, ne kadar saygın ve sanatla iç içe birisi olduğunu fark ettim. İki kız kardeşi tanımıyordu, bu çocuklar Marina'yı ziyarete gelen kadın ve erkeğin çocuklarıydı. Bu çocuklardan bir tanesine 'bale elbisesi' giydirdi. Birden çocuğun anne ve babası hayretler içinde: 'nasıl bildiniz?' dediler. Meğerse gerçekten kız çocuklardan birisi çok güzel 'bale' yapıyormuş. Hisleri ile yaşayan birisi Yaşar Tosun. Taze bir çiçeğin heyecanını yaşıyor içinde… Bazen çocuk, bazen olgun, bazen utangaç, bazen cesur bir denizci gibi…. Karikatürün ülkemizde 'hak ettiği' yerde olmadığını düşünüyor. Sanki 'karikatür', politik hayatın bir parçası olarak görülüyor. Bu yoldan çok kişiler geçti, ama şimdi bakıyorum ki, her şey 'belden aşağı' muhabbete döndü, sanatçının önü kesiliyor. Böyle bir dönem 'Abdülhamit'in Dönemi'nde' bile olmadı diyor.
Belki de son olarak söylediği sözler çok daha mesaj verici nitelikte: 'çok okumak gerek, ne yaptığımızı bilmiyoruz, okursak doğruları öğreneceğiz' 'Mutlu değiliz, mutsuzluğun içinde mutluluk aranmaz' diyor.
Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, 'sanat'ın tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Çocuk yaşta çocuklarımıza 'sanatın inceliklerini' anlatabilmek için, öncelikle kendimizi yetiştirmemiz gerekiyor. Bu ülkede 'sanat okulları' ve bu okullara giden 'çocuklar' arttıkça, daha 'entelektüel' toplum olacağımızı düşünüyorum. Bu yeni oluşan toplum ise, gelecek elli yıl içerisinde daha duyarlı, daha bilinçli olacaktır. Çünkü sanat, insanlara olaylara farklı bakış açıları ile bakmayı öğretir. Yaşar Tosun, ülkemizin yetiştirdiği değerli isimlerden biridir. Öldükten sonra bile çizdiklerine 'can verecek' enerjiye sahiptir… Bir gün Çeşme Marina'da ona rastlarsanız, kalemin şekil bulan 'sessiz dokunuş'una tanık olun..
.