PKK’’nın yarattığı siyasal krizi derinleştirmek bir politika olamaz mı?
Bu politika zamanla PKK’’dan ve Kürtçülerden çok; İslamsız Beyaz Türkçülerin ve onların uluslar arası müttefiklerinin çıkarlarına hizmet etmiş olamaz mı?
Bu soruları sormak kolay olsa da, yanıtlanması oldukça zor olmalı. Kırk bini aşkın ölüm, yüz bini aşkın yaralı, milyonu aşkın ailenin göçetmek zorunda kalması, bu sorundan etkilenip psikolojisi bozulan milyonlarca insanın maddi ve manevi kaybı olmasaydı, konuyu açıklamakta zorlanmayacaktık. Ama ne yazık ki, sorunun geride bıraktığı mağdurlar, her yaklaşımın önünde ciddi bir engel.
’“Peki, şehitler ne olacak?’” sorusu bu kadar istismar edilecekse çözüme, terörü besleyen iç ve dış odaklar deşifre edilerek başlanamaz mıydı?
Terörün işbirlikçileri sağır sultanı bile rahatsız edecek kadar tekrar edilebilirdi.
Çünkü PKK’’ya sempati duyanlar, hala özgürlük mücadelesi verdiklerini sanıyorlar. Bu gerçekten bir özgürlük mücadelesi mi, yoksa yaşamı ile ölümü arasında değer ifade etmeyen zavallıların mağduriyetleri üzerinde tesis edilmeye ve yaşatılmaya çalışılan bir iktidar mücadelesi mi?
Öyle mi, değil mi, açıklık kazanması gerekir.
Bizim ısrarla anlatmaya çalıştığımız bir tez var. Temeli Lozan’’a dayanan asli unsur ve azınlık tanımıdır. Aslında iç hukuk da buna göre düzenlenmiştir. Fakat uygulama, hukuk gözetilmeden kavramların içerikleri çarpıtılarak yapıldığından Hükümet bile teamül haline gelen uygulamayı esas almakta, devletin kuruluş sözleşmesini ve iç hukuku yok sayan yorumlardan yola çıkarak çözümler aramaktadır. Bu yanlış düzeltilmediği sürece kalıcı ve Türkiye’’yi büyütücü çözümlere varılamayacaktır.
Oysa Hükümetin; öncelikle, PKK’’nın hangi gerekçelerle ortaya çıkarıldığını halka inandırıcı bir şekilde anlatması gerekirdi. Bunu doğrudan Hükümet sözcülerinin yapması da gerekmez. Basın bu konuya açıklık getirebilecek kadar güçlüdür. Bundan yararlanabilirdi.
ABD’’nin desteklediği olası İran İslam Devrimine önlem olsun diye başlatılan Kürtçülük hareketleri, beklenen ilgi oluşmayınca silahlı PKK, kentlerde hakimiyet sağlanamayınca da HEP’… ’‘i kurduran odakların konuşulma zamanı gelmedi mi?
Vatandaş hala özgürlük mücadelesi verdiğini sanıyor. Oysa sorun yöre halkını İslam Devriminden uzak tutmaktı; yani, Müslüman olduğunu unutturmaktı.
Bu konuda başa dönmek, kimin zararına?
Düşünelim bakalım, kimin zararına, kimin de yararına?
Yöre halkının oldukça yetersiz dünya görgüsü ile İran İslam Devrimine kendisini kaptırması yüksek bir olasılıktı. Bu tehlike arzediyordu.
Olası İran İslam Devrimine karşı alınan önlem ise İran’’a yakın bölgede halk Kürtçülükle, geri kalanında ise İrticayla Mücadele politikalarıyla baskı altına alınacaktı.
Nüfusun %99,3’’nün Müslüman yani Türk olduğu bir ülkede Müslüman halkın büyük çoğunluğu irtica ile, bir kısmı Kürtçülükle köşeye sıkıştırılırken küçük bir azınlık da Lenin-Stalin-Mao-Enver Hoca adına verdikleri kanlı mücadeleyi bir gecede unutup Atatürkçü olarak vatan kurtarma kavgasında saf tuttular.
Geldiğimiz nokta şudur:
İrtica ile mücadele denen vatanseverliğin yasal hiçbir dayanağının olmadığı ERGENEKON olgusuyla anlaşılmıştır. Mürteci denen kişiler C.başkanı, başbakan, bakan, milletvekili, yüksek bürokrat, yerel yönetici’… yani vatanın, milletin, devletin kendisidir. Cumhuriyet savcıları dışında; irtica brifingleriyle, tavsiye nitelikli emirnamelerle, kuvayı milliyelerle, medya marifetleriyle’… Cumhuriyetin korunamayacağı da herkesin aklına yatmıştır.
İrtica ile mücadele saçmalığını deşifre eden çalışmalar gibi PKK’’nın peşine takılanların da özgürlük mücadelesi vermedikleri, yani PKK ve iç ve dış müttefikleri deşifre edilmeden soruna çözüm aramak yanlış olacaktır.
Bu ön çalışma yapılmadan, soruna hangi paketle yaklaşılırsa yaklaşılsın, toplumun hiçbir kesimi çözümü benimseyemeyecektir.
Bunu görmek gerekir.