Türkiye'de gündem o kadar hızla değişiyor ki, bazen yazdıklarım anlamsız kalıyor. Düşündüğüm belli konular birden bire 'demode' oluyor. Düşüncelerime ara vermek ve gündemi yakalamak zorunda kalıyorum. Sonra yeniden kendi iç dünyama dönüyorum. Yaşadığım, gördüğüm olayları kendi içimde harmanlıyorum ve okuyucularımı birer 'sırdaşım'olarak görerek paylaşıyorum benimle aynı pencereden bakmaları dileğiyle…
İnsanların hayatlarında hep zaman bir dönüm noktası vardır. Bu bazen yaşınızla ilgili olabilir, bazen de gezdiğimiz ve gördüğünüz yerler ile ilgili... Bazen gördüğünüz ama fark etmediğiniz gerçeklerin birden 'farkına varırsınız' ve işte o andan itibaren de 'dünya görüşü'nüz değişiverir. Hatta bazen 'dinsel inançlarınız' bile yerle bir olabilir.
Bazen ateist, bazen komünist, bazen materyalist, bazen devrimci bile olabilirsiniz yaşamın size sunduğu esrarengiz serüvende....
Sıradan bir insan olarak bu dünyada yaşarken çevrenizde gördüğünüz ve görmediğiniz o kadar çok olay oluyor ki aslında.. Yıllar önce, 'Uzakdoğu ülkeleri'ne gittiğimde, halkın çok fakir olmalarına rağmen, ellerindeki üç-beş kuruşu, bir taş yığını dediğimiz 'Buda'lara hediye ettiklerini gördüğümde hayretler içerisinde kalmıştım. Nasıl olur demiştim, bu kadar fakirlik içinde yaşarken, çocuklarını daha iyi şartlarda okutmak, gezdirmek imkanları var iken, bu insanlar inançları gereği ellerinde ne varsa bunu nasıl paylaşıyorlardı? Üstelik bu yaptıkları ile de 'mutlu' olabiliyorlardı.
'Bankong'da açlığı ve sefilliği gördüğümde, 'fuhuş sektörü'nün bu insanları ne hale getirdiğine tanık olduğumda, 'para'nın insanlığı ne hale getirdiği hakkında yorumda bulunabilmiştim. Evlerine bir lokma yiyecek götürmek için, sadece ve sadece evlerinin temel ihtiyaçlarını karşılamak için insanların 'bedenleri'ni satmasının huzurluğunuzu yaşadım bu görüntüler içerisinde… Yıllar önce, Amerikalıların bu ülkelere gelerek, sadece kendi zevkleri uğruna insanları 'yaşam felsefeleri'nden ne şekilde uzaklaşmış olduklarına bakarak, 'paranın gücü' ile 'kapitalizmin gücü'nün neler yaptırabileceğini anlamıştım. Uzakdoğu'da gördüklerim çok gerilerde kalmıştı, üzerinden geçen yıllar içerisinde'sorgulamayı' da unutmuştum. Ta ki, bir gün hayran olduğum
Mahatma Gandhi'nin memleketine gidinceye kadar.. Her eğitimim sonrasında Gandhi'nin hepimiz tarafından bilenen meşhur nakaratı olan:' Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür; alışkanlıklarınıza dikkate edin, değerlerinize dönüşür; karakterinize dikkat edin, kaderiniz değişir'' sözleri ile bitirirdim. Hindistan'da gördüğüm manzaralardan sonra, bu felsefi inancımı bile değiştirmeye karar verdim. Bir halkın bu kadar 'fakir ve pis' olabilmesi mümkün değildi. Bir insanın hak ettiği ' insanlık hakkı''nın nasıl olur da ellerinden alınabileceğine akıl sır erdirememiştim. Ganj nehri, Hindularca kutsal kabul edilen bir nehir. Hinduizm'de, Ganj sularında temizleyici bir kudretin var olduğuna inanılır. Kısacası, bu nehirde yıkanan kişiler 'kötülüklerden' arındıklarını düşünürler. Güneş doğmadan önce Ganj nehrinin yanına geldiğimde, bu suya giren kişilerin, hiç de bu düşünce içinde olmadıklarını hemen kavradım. Çünkü, nehirdeki insanların büyük bir çoğunluğunun ellerinde 'sabun' vardı. Sanki, 'banyolarını' bu suyun içinde yapıyorlardı. 'Şaka' gibiydi gördüklerim. Evlerinde suları akmayan aileler, hep birlikte sanki pikniğe gelir gibi 'ailecek' hamama gelmişlerdi. Gezdiğim ülkeler içerisinde 'sokaklarda' yaşayan hiç kimse görmemiştim bu kadar alenen. Düşünün şehirde yaşayan halkın bir bölümü kaldırımlarda yatıp- kalkıyorlardı. Yemeklerini tüplerde pişiriyorlardı. Masa diye bir şey yoktu, yemeklerini yerlerde, sıhhi olmayan ortamlarda yiyorlardı. Saçları-sakalları birbirine karışmış ve sanki 'komün' hayatı yaşıyorlardı.
Bu nasıl bir mentalitedir ki, insanlar yaşarken bile 'fakir' olmayı kabul ediyorlardı. Büyük bir ümitle, bu dünyaya 'zengin' olarak geleceklerini düşünerek, sorgusuz ve sualsiz kabul ediyorlardı kendine sunulan yaşamı. Bu kişileri birisi 'sömürüyordu' ancak onlar bunu fark bile etmiyorlardı. Sessizce kabul ediyorlardı dünyadaki pek çok kişi gibi.. .
Komünist ülkelere de gittim, 'devrimler' yaparak halklarının özgürlükleri için savaş veren insanların yaşadıkları yerleri gördüm. Çevremdeki pek çok kişi 'Fidel Castro' ölmeden, Küba'ya gitmemi öneriyordu. Herkesin bir bildiği var diye düşünerek, Ernesto Che Guevara ile Fidel Castro'nun ülkesine gittim. Gördüklerim yine beni dehşete düşürdü. Havana'da sadece bir sokağın boydan boya 'transeksüel'lerin gezdiği yer olduğunu gördüğümde, neler olmuş bu ülkeye dedim. Kaç nesil sonra bu deformasyon düzelir diye düşündüm. Bu ülkede yaşayan kişilerin 'cep telefonları' bile yoktu. Sokaklarda 'kontörlü' telefonlarda konuşan kişilere rastlıyordunuz. Bizim 1950'li yıllarda yaşadığımız teknolojik ve ekonomik ortamı sanki onlar şimdi yaşıyorlardı. Henüz ülke, kapılarını dış dünyaya açmamıştı. Çok komik geliyordu, bizler o kadar teknoloji ile iç içe yaşıyorduk ki günümüzde, dünyanın bir başka yerinde bu tür manzara ile karşılaşabileceğini zannetmiyor insan... Fidel Castro' nun felsefesi, 'komünizm'in bir başka yüzü.. Puro almak mı istiyorsunuz, size farklı fiyat alternatifleri sunan kişilerin bulunduğu arka sokaklara gidebiliyorsunuz. Bu ülkede pek çok şey 'yasak' ama kurallara uyan kim?
Fidel Castro'nun devrimleri öncesinde Havana'da yasayan Amerikalıların, zengin Kübalıların evleri simdi yıkılmaya mahkum..Tek odalı evlerde yaşamaya mahkum edilen halk, Raul Castro Hükümeti'ne bunun nedenini sormuyor bile...
Komünist ülkelere de gittim, 'devrimler' yaparak halklarının özgürlükleri için savaş veren insanların yaşadıkları yerleri gördüm. Çevremdeki pek çok kişi 'Fidel Castro' ölmeden, Küba'ya gitmemi öneriyordu. Herkesin bir bildiği var diye düşünerek, Ernesto Che Guevara ile Fidel Castro'nun ülkesine gittim. Gördüklerim yine beni dehşete düşürdü. Havana'da sadece bir sokağın boydan boya 'transeksüel'lerin gezdiği yer olduğunu gördüğümde, neler olmuş bu ülkeye dedim. Kaç nesil sonra bu deformasyon düzelir diye düşündüm. Bu ülkede yaşayan kişilerin 'cep telefonları' bile yoktu. Sokaklarda 'kontörlü' telefonlarda konuşan kişilere rastlıyordunuz. Bizim 1950'li yıllarda yaşadığımız teknolojik ve ekonomik ortamı sanki onlar şimdi yaşıyorlardı. Henüz ülke, kapılarını dış dünyaya açmamıştı. Çok komik geliyordu, bizler o kadar teknoloji ile iç içe yaşıyorduk ki günümüzde, dünyanın bir başka yerinde bu tür manzara ile karşılaşabileceğini zannetmiyor insan... Fidel Castro' nun felsefesi, 'komünizm'in bir başka yüzü.. Puro almak mı istiyorsunuz, size farklı fiyat alternatifleri sunan kişilerin bulunduğu arka sokaklara gidebiliyorsunuz. Bu ülkede pek çok şey 'yasak' ama kurallara uyan kim?
Fidel Castro'nun devrimleri öncesinde Havana'da yasayan Amerikalıların, zengin Kübalıların evleri simdi yıkılmaya mahkum..Tek odalı evlerde yaşamaya mahkum edilen halk, Raul Castro Hükümeti'ne bunun nedenini sormuyor bile...
Ülkeler arasında 'ekonomik dengesizliği' görmek istiyorsanız, bakarken 'görmeyi' öğrenmek zorundayız. Dünya yaşlandıkça, özellikle gelişmekte olan bütün ülkelerde 'etik ve ahlaki olmayan değerler' o kadar bozulmaya başlamış ki, acaba nerede, ne zaman, kim 'dur' diyecek merak ediyorum.
İnsanların dini inançlarını suistimal eden, hayat şartlarını yükseltmek için çalışan insanları dürüstlük yolundan ayıran, ellerinde sadece bir lokma bulunan kişileri kandıran kişi ve sistemlere karşıyım..
Çok geç kalmadan, bu tür acımasız sömürüye 'dur'demek gerek..Aranızda buna cesaret eden ve mücadeleyi başlatan kaç tane 'devrimci' var acaba?