21. yüzyılın ilk çeyreği sona ererken, klasik siyasal ve iktisadi kategoriler, dijital çağın yarattığı yeni güç ilişkilerini açıklamakta giderek yetersiz kalmaktadır. Kapitalizm kavramı hâlâ kullanışlı olsa da artık tek başına yeterli değil. Zira günümüz dünyasında belirleyici olan yalnızca sermayenin yoğunlaşması değil, altyapının, bilginin, görünürlüğün ve kamusal alanın özel mülkiyet altında toplanmasıdır. İşte bu nedenle giderek daha fazla düşünür, içinde bulunduğumuz düzeni “ileri kapitalizm” ya da “neoliberalizm” kavramlarıyla değil, tekno-feodalizm gibi daha radikal bir çerçeveyle tartışmaktadır.

Kapitalizmden tekno-feodalizme

Klasik kapitalizmde sermaye sahibi, üretim araçlarına sahiptir; işçi ise emeğini satar. Ancak dijital çağda asıl belirleyici olaniçerik ya da veri üretimidir. Google arama motoru, Meta’nın sosyal ağları, X’in gündem mimarisi, Amazon’un bulut altyapısı ya da Apple’ın uygulama ekosistemi artık sadece şirket değildir. Bunlar; modern toplumun kamusal meydanları, haber alma ve siyasal tartışmanın zorunlu geçiş noktaları, devletlerin, medyanın, sivil toplumun ve bireylerin bağımlı olduğu dijital altyapılardır.

Bu noktada tekno-feodal benzetme anlam kazanır. Çünkü bu şirketler; toprağa (platforma) sahiptir, kuralları kendileri koyar, bu toprakta yaşayanların (kullanıcıların) neyi görüp neyi görmeyeceğine karar verir, üstelik bunu demokratik denetimden tamamen bağımsız biçimde yapar. Kullanıcı artık yurttaş değil, dijital serftir.

Algoritmik egemenlik

“Tekno oligarklar devletten daha mı güçlü?” sorusu çoğu zaman yanlış anlaşılır. Mesele tanktan, polisten ya da ordudan daha güçlü olmak değildir. Mesele şudur: Devletin meşruiyet üretme, gündem belirleme ve rıza oluşturma kapasitesi, giderek özel platformların eline geçmektedir. Bugün, bir haberin görünür olup olmayacağına çoğu zaman bir editör değil algoritma karar veriyor. Bir toplumsal talebin kitleselleşip kitleselleşmeyeceği, sosyal ağlarda ne kadar öne çıkarıldığına bağlı. Bir siyasal hareketin “radikal”, “makbul”, “tehlikeli” ya da “meşru” sayılması, platformların içerik politikalarıyla şekilleniyor. Bu durum özellikle savaş, kriz ve olağanüstü hâl dönemlerinde daha da belirginleşiyor.

Gazze savaşı ve dijital gücün siyasi doğası

2023’te başlayan Gazze savaşı, tekno-feodal düzenin çıplak biçimde görünür olduğu momentlerden biridir. Bu süreçte özellikle Meta ve X gibi platformlarda Filistin yanlısı içeriklerin ve erişiminin düşürüldüğü, ya da “topluluk kuralları” gerekçesiyle görünmez kılındığı yönünde sayısız vaka raporlandı.

Meta özelinde, Filistin’e destek veren içeriklerin hatalı/ayrımcı biçimde kaldırıldığına dair insan hakları örgütlerinin kapsamlı raporları var. Human Rights Watch, Meta’da “Filistin yanlısı içeriklerin sistematik biçimde bastırıldığı” örneklerini derledi. “Access Now” da benzer biçimde Meta’nın Filistinlilerin sesini “sistematik olarak susturduğunu” savunan bir rapor yayımladı. Bu tablo, “dijital platformlar dünya siyasetini etkiliyor” tezini kanıtlanabilir bir zemine oturtuyor: Platformlar, kamuoyunun bilgiye erişimini fiilen kapı bekçiliği ile yönetebiliyor.

Elon Musk ve İsrail

Gazze savaşıyla birlikte X’in (Twitter) “haber akışı” rolü büyüdü. Ancak araştırmalar, X’te doğrulanmış hesapların yanlış/yanıltıcı içerikleri çok geniş kitlelere taşıdığına işaret etti. Elon Musk Kasım 2023’te İsrail’i ziyaret edip Netanyahu ile görüştükten sonra, bu ziyaretin arka planında, X’te İsrail eleştirilerine karşı getirilmesi istenen yasaklamalar, Siyonist sermaye ile iş birliği içerisinde bulunan ve reklam verenlerin bu yöndeki baskıları gibi iddialar yer aldı. Açıkçası, Elon Musk’ın İsrail’de üst düzey temaslarda bulunması, yalnızca diplomatik bir ziyaret değildi. Bu temas, bize şunu gösterdi; Artık devletler, yalnızca medya patronlarıyla değil, aynı zamanda, dijital platform sahipleriyle de doğrudan ilişki kurmak zorundadır.

Musk’ın X’i satın aldıktan sonra; algoritmik düzenin şeffaflığının daha da azalması, “ifade özgürlüğü” söylemine rağmen belirli konularda fiili sınırların oluşması, reklam verenlerin, hükümet ve kamuoyu baskılarının platform politikalarını belirlemesi tekno-feodal düzenin tipik özellikleridir.

Meta, Zuckerberg ve kamusal alan

Benzer bir tablo Meta için de geçerlidir. Meta’nın sahibi Mark Zuckerberg, bir yandan “ifade özgürlüğü” ve “topluluk standartları” söylemini sürdürürken, diğer yandan özellikle Filistin bağlamında içeriklerin bastırıldığına dair yoğun eleştirilerle karşı karşıya kalmıştır: Filistinli gazetecilerin içerikleri silinmiştir, insan hakları savunucularının hesapları askıya alınmıştır, savaş suçlarına dair görseller “şiddet içeriği” gerekçesiyle dolaşımdan kaldırılmıştır. Bu durum, tekno-feodal düzenin şu temel ilkesini açığa çıkarır: Kamusal alan, evrensel haklara değil, platform sahibinin risk hesaplarına göre şekillenmektedir.

Küresel ağlar: Finans, istihbarat ve medya ekosistemi

Tekno oligarklar yalnız değildir. Gerçekten de bu şirketler; küresel finans kurumlarıyla (yatırım fonları, bankalar), devletlerin savunma ve güvenlik aygıtlarıyla (bulut, veri, AI), uluslararası medya ekosistemiyle (haber ajansları, algoritmik dağıtım), küresel yönetişim kurumlarıyla iç içe geçmiş durumdadır. Bu, tek merkezden yönetilen bir “komplo ağı” değil;
çıkarların örtüştüğü, bağımlılıkların derinleştiği bir yapısal ittifaktır.

Tam da bu nedenle; NATO’nun dijital altyapıları özel şirketlere emanet edilebiliyor, devletlerin istihbarat analizleri ticari yapay zekâ modellerine dayanabiliyor, savaşlar artık yalnızca sahada değil, algoritmik alanda da kazanılmaya çalışılıyor.

Yeni bir Orta Çağ mı?

Evet, bugün yaşadığımız şey klasik anlamda feodalizm değildir. Ama şu özellikler, tekno-feodal bir düzenin doğduğunu açıkça göstermektedir: Kamusal alan özel mülkiyet altındadır. Dijital altyapılar siyasal iktidarın vazgeçilmez parçası hâline gelmiştir. Algoritmalar, demokratik süreçler üzerinde fiili güç kullanmaktadır. Tekno oligarklar, seçilmiş yöneticilerden bağımsız ama onlarla eşdeğer bir etki alanına sahiptir.

21. yüzyılın ilk çeyreği kapanırken tartışmamız gereken mesele; tekno-feodal düzenin var olup olmadığı değil, bu düzenin kalıcılaşıp kalıcılaşmayacağıdır. Zira tarih bize şunu öğretmiştir: Hiçbir iktidar biçimi, karşısında bir direniş doğurmadan uzun süre hüküm süremez. Bugün karşı karşıya olduğumuz güç ise daha karmaşıktır. Çünkü tekno-feodalizm; açık bir zorbalıkla değil, görünmez algoritmalarla, rıza üretimiyle, bağımlılık yaratan dijital altyapılarla işler. Bu nedenle yoksul ve ezilen halkların mücadelesi, yalnızca ekonomik sömürüye karşı değil; algoritmik dışlanmaya karşı da bir mücadele olmalıdır.

Ezilen halklar nasıl mücadele edecek?

Dünyanın yoksul ve ezilen halkları, tekno-feodal düzende üç temel engelle karşı karşıyadır: Seslerinin bastırılması, kendi hikâyelerini anlatma araçlarından yoksun bırakılmaları, küresel kamuoyunun dikkatinden sistematik biçimde koparılmaları. Bu koşullar altında klasik protesto biçimleri yetersiz kalmaktadır. Mücadele; dijital kamusal alanın geri kazanılması, platform tekelciliğinin kırılması, veri ve algoritma üzerinde kamusal denetim talepleri etrafında şekillenmek zorundadır. Başka bir deyişle, 21. yüzyılın emek mücadelesi yalnızca fabrikada değil; sunucularda, kod satırlarında ve algoritmik karar mekanizmalarında verilecektir.

Demokrasi nasıl korunacak?

Tekno-feodalizmde demokrasi açıkça yasaklanmaz; seçimler yapılır, parlamentolar çalışır, anayasal metinler yürürlükte kalır. Ancak kamusal tartışmanın zemini, demokratik denetimin dışındaki özel mülkiyet alanlarına taşınmıştır. Bu nedenle demokrasinin korunması artık şu soruya bağlıdır: Kamusal alan, yeniden kamusal hâle getirilebilecek mi?

Demokratik değerlerin geleceği; sosyal medyanın “özel şirket hizmeti” olmaktan çıkarılmasına, dijital altyapıların kamusal mülk olarak yeniden tanımlanmasına, algoritmik kararların şeffaf ve hesap verebilir kılınmasına bağlıdır. Aksi takdirde demokrasi, yalnızca biçimsel bir ritüel olarak varlığını sürdürecek; gerçek iktidar ise platform senyörlerinin elinde kalacaktır.

Uluslararası kurumlar: Tarafsızlık mı, entegrasyon mu?

Birleşmiş Milletler, NATO, Dünya Ticaret Örgütü, uluslararası medya kuruluşları ve küresel finans kurumları uzun süre “tarafsız düzenleyiciler” olarak sunuldu. Ancak tekno-feodal çağda bu kurumlar giderek; teknoloji devlerinin altyapılarına bağımlı, finans oligarklarının sermaye akışlarına bağlı, büyük güçlerin dijital ve askeri stratejileriyle uyumlu
hâle gelmiştir. Bu durum, uluslararası kurumların meşruiyet krizini derinleştirmektedir. Tarafsızlık, artık normatif bir iddia değil; siyasi bir mücadele alanıdır.

Gerçek tarafsızlık ancak; kurumsal bağımsızlığın yeniden tanımlanması, finansal ve teknolojik bağımlılıkların koparılması, küresel güneyin bu kurumlarda gerçek temsil gücüne kavuşması ile mümkün olabilir. Aksi hâlde bu yapılar, tekno-feodal düzenin meşruiyet üretim aygıtlarına dönüşecektir.

Sormamız gereken sorular

21. yüzyılın ilk çeyreği, insanlık için bir eşiği temsil etmektedir. Önümüzde iki yol vardır: Ya dijital altyapılar, kamusal denetime açılacak ve dijital cumhuriyet fikri filizlenecektir. Ya da algoritmalar, platform sahipleri ve finans oligarkları tarafından yönetilen yeni bir dijital kulluk düzeni kalıcılaşacaktır. Bu nedenle tekno-feodalizm tartışması, akademik bir kavram tartışması değil; insanlığın siyasal geleceğine dair bir varoluş sorusudur.

Bugün sorulması gereken; yurttaş mı kalacağız, yoksa algoritmaların tebaası mı olacağız? Belki de en sarsıcı soru şudur: Bu düzeni değiştirecek kolektif iradeyi yaratabilecek miyiz, yoksa dijital senyörlerin hükmünü “kaçınılmaz” diye kabullenip sessizce uyum mu sağlayacağız?