Bana birisi kendini kime benzetiyorsun dese hemen:'Don Kişot' derim. Nedendir bilinmez hayatım hep bana ya bir yerlere gidip-gelmenin ya da birileri ile mücadelenin tadını ve tatsızlığını yaşattı. Bazen 'hümanist' oldum, bazen 'feminist'. Ama her zaman kararlarım, ilkelerim, değerlerim doğrultusunda hareket ettim. Kaybedeceğimi bilsem bile duruşumdan ödün vermemeye çalıştım. Doğru mu yoksa yanlış mı yaptım; şunu- ya da bunu yapsaydım hedeflerime daha kolay mı ulaşırdım bilinmez ama koşmayı seven birisi olarak her halde 'yıkılmadıysam ve ayaktaysam' mücadele etmek güzel bir duygu…
Gazeteye yazı yazmanın en güzel tarafı aklına takılan her konuda düşüncelerini okurların ile paylaşabilmektir. Bu nedenle kendini 'özgür hissetmek' ve başına gelecek olan olumsuz olaylardan çekinmemek zordur ama bir o kadar da 'onur verici' bir tutumdur. Son zamanlarda bir türlü yazmaya karar veremediğim bir konu vardı gündemimde. Her gün kaleme almayı düşünmeme rağmen, şimdi değil sonra diyerek kendimi oyalıyordum. Şüphesiz bunun arkasında garip bir korku vardı. Garip bir tutukluk da vardı. Hatta diyebilirim ki, Don Kişot Meltem'e yakışmayan bir geri çekiliş bile vardı. Bunun nedenini kendi içimde bilsem bile, kendime itiraf etmekten çekiniyordum. Yazmayacağım şimdi yazmayacağım desem de, baktım ki artık gazetelerde pek çok köşe yazarı bu konuda bilerek ya da bilmeyerek yorumlar da bulunmaya başlayınca ben de dayanamadım ve 'akademinin bilinmeyen' bir başka yüzünü anlatmaya karar verdim.
21 Ekim 2014 tarihinde Haber Türk gazetesinde 'Üniversiteler, eylemlerden çekinip siyasilere kapılmamalı' başlıklı bir yazı okudum. YÖK toplantısında konuşan Başbakan Davutoğlu, 'Bakan arkadaşlar, Başbakan olarak ben açılış derslerine giderken şu kaygıyı hissetmemeli hiç kimse. Orada bir grup provokatif gencin eyleminden çekinerek üniversiteler siyasilere kapılmamalı. Aksine biz gitmeliyiz ve her görüşten öğrenci soru sorabilmeli' diyordu. Davutoğlu sözlerine şu şekilde devam ediyor: 'Üniversitelerde öyle farklı fikirler olacak ki; rahatsız da olacak, uykusu kaçacak. Ertesi gün bir cevap yetiştirmek zorunda olduğu tam karşıt görüşten biri olacak ki gece bir şey okusun. Zaten birbirini yakın tanıyan ve birbirinin ferdi gibi görünen bir üniversite, üniversite de değildir'
Eğer üniversitede çalışan bir personel olmasaydım bu yazıyı okuduğum zaman 'işte bu kadar, bir Başbakan böyle olmalı' derdim. Ama işin bir de 'arka penceresi var'… Bunu da nereden anlayabiliriz derseniz, son haftalarda özellikle bazı şehirlerde yapılacak olan 'Rektör seçimlerine' yönelik yazıları bir gözden geçirerek anlayabilirsiniz.
Celal Bayar Üniversitesi'nde şu anda tam 11 aday, bu Perşembe sabahı büyük bir güne merhaba diyecek. Şimdiye kadar sadece bizim üniversitemizde değil, tesadüfen çevre illerdeki bazı üniversitelerde 'Rektörlük seçimleri' var ve ne ilginçtir ki, hepsinde 11 aday varmış. Sanki kalemle çizilmiş gibi, bütün adaylar seçime bile girmelerine gerek kalmadan Cumhurbaşkanın onayına sunulacak 'oy pusulaları' ile bekliyorlar.
Evet, yazdıklarımı doğru okudunuz. Seçim yapılsa da yapılmasa da, zaten seçilecek olan kişi şimdiden belli. Bu zaten bir formalite. Demokrasi'nin kurallını bozmamak için, seçim diye bir aldatmaca var ortada, adaylar bile bu oyunun kuralının böyle olduğunu biliyor ama yine de tebrik etmek gerekiyor ki: 'aday olmaya' cesaret ediyorlar. Bu kadar aday neden oluyor derseniz bu da oyunun bir başka parçası; çünkü 11 adaydan hiç biri şu ana kadar Sayın Cumhurbaşkanımızdan tam onayı almış durumda değil…
Gazetelerde köşe yazarları, şu Hocamız çok iyidir; bu Hocamız çok mükemmeldir umarım onlar seçilirler diye yazsalar da, bu olayın içi bizi yakar dışı da sizi… Çünkü bu seçimler sadece gelecekte üniversiteyi seçecek kişileri seçmemize yardımcı olmamakta, tam tersine bütün öğretim üyelerinin birbirlerine girmelerine, küsmelerine, kırılmalarına neden oluyor. Bu olaylar 'akademiye yakışır mı?' derseniz yanıtım 'hayır' da olsa, bunun en büyük nedeni şüphesiz:'Siyasiler' ve doğal olarak da Rektörlük seçimlerinin son durağı olan 'Cumhurbaşkanlığı makamı' Düşünebiliyor musunuz? Bütün üniversite üyeleri seçimlere gidiyor, kendilerini gerçekten iyi yöneteceklerine inandıkları bir kişiyi seçiyorlar. Sonra bir bakıyorlar ki; 'atanan kişi' seçilen kişi değil. Sonuç, haydi bakalım 'uçlar, karşıtlar savaşı'. Sen bana oy verdin, ben vermedim. Senin derslerini ben elinden alırım, sen benim adamım değilsin, seni kongreye göndermem. Ek ders ücretlerini ödemem, döner sermayeden paranı vermem. Muhteşem bir yapılanma; küskün adamlar ve kadınlar 'Akademinin Koridorlarında' birbirlerine değmeden geçiyorlar. Kim mi kazanıyor bu seçimi? Siyasiler, siyaset ile birlikte olan bütün ortaklar… Kim mi kaybediyor? Öğrenciler, asistanlar, öğretim üyeleri… Yani, 'Akademi' artık eski 'Akademi' değil. Ben, Rektörlük seçimlerinin tamamen siyasetten bağımsız olarak yapılmasını istiyorum. Ben, üniversitemi yönetecek olan kişinin, projelerine inandığım için, üniversitemin ismini 'dünya üniversiteleri' sıralamasına taşıyacağına inandığım için seçmek istiyorum.
Eğer ki, ben üniversitesini ve öğrencisini çok seven bir öğretim üyesi isem; Sayın Davutoğlu'na ve Sayın Erdoğan'a: 'Lütfen, akademileri siyasallaştırmayın' demek istiyorum. Provokatif gençlerle karşılaşmak istemiyor olabilirsiniz ama inanın şu anda üniversitelerde bahsetmiş olduğum nedenden dolayı zaten 'proaktif' yani her an yanlış yönlendirilmelere açıklar ve her an patlamaya hazır bir 'bomba' gibiler. Huzurumuzun olacağı, sevginin, saygının, hoşgörünün ve bilimsel çalışmaların üretildiği bir 'üniversite' de çalışmak ve yaşamak dileğiyle…