Rahmetle yad ettiğimiz Yaşar Kemal'in Yılanı Öldürseler adlı romanındaki bütün kurguların merkezinde Esme kadın vardır.

Türkan Şoray bu eseri aynı isimle sahneye taşımış ve başrol oyuncusu olmuştur.

Bugün kadını onun haklarını, yaşadığı dramı, öldürülmesini konuşan, tartışan kesim bence bu romanı tekrar okumalı.

Anadolu kadınının sosyal statüsünü sorgulayan bu romanı okuyamayan ya da filmini izleyemeyenler için bir özet bilgi verdikten sonra asıl konuya geçeceğim.

Hikaye Çukurova'da Anavarza Kalesinin eteklerindeki bir köyde geçer.

Destansı güzelliğiyle efsaneleşen Esme; Abbas'a sevdalıyken köyün ağası Halil'e verilir. Esme'nin Halil'den Hasan adında bir oğlu olur. Esme; Halil'in üç kardeşi ve oldukça sert mizaçlı annesiyle aynı evde yaşamaya çalışır. Ancak Abbas durmaz, Esme'nin peşini bırakmaz. Bu uğurda birisini öldürür ve cezaevine girer. Dört duvar arasında aşkı daha da alevlenir, daha da ateşlenir. Cezaevinden çıktıktan sonra tekrar Esme'ye gider. Esme onu geri çevirir çünkü artık bir oğlu vardır. Bunun üzerine Abbas sevdiği kızı elinden alan Halil ağayı vurur. Anadolu'da yaygın olan kan davası burada daha çarpıcı biçimde anlatılmaktadır. Halil'in kardeşleri de Abbas'ı öldürürler.

İşte asıl dram ve hikaye bundan sonra başlar. Güzelliği başına bela olan Esme kadın, bütün bu olanların sorumlusu kabul edilir ve küçük yaştaki oğlu kurgulanarak annesini öldürmesi sağlanır.

Sokaklarda, evlerde, garlarda, çarşıda, pazarda her gün öldürülen, dayak yiyen, yalnızlaştırılan, ötekileştirilen kadınların tamamına yakınının bir 'Esme hanım 'öyküsü vardır.

Annesini, kadınını 'onuru' adına öldürdüğüne inanan bir toplumsal travmanın nöbetlerini her gün köpürte köpürte tekrarlatıyoruz.

Esme karakteri sosyal bilimciler tarafından mutlaka sorgulanıyordur. Her evde, her mahallede, her köyde, her iş yerinde bir Esme vardır ve onu potansiyel tehlike olarak algılayan birileri de etrafındadır.

Antik Yunan'dan Roma İmparatorluğu'na, Orta Çağ Avrupası'ndan 1789 Fransız İhtilaline ve ihtilalden günümüze kadar geçen süre boyunca dünya kadınla ilgili yerinde patinaj yapmış ve kadınla ilgili gerçekleri yok saymıştır.

Rus klasik eserleriyle, batı edebiyatının dayatması; Tarım toplumundan Sanayii toplumuna oradan da Bilgi Toplumuna geçiş sürecinin hızlanmasıyla birlikte biz de kadını konuşmaya başladık.

Lütfen söyler misiniz nasıl konuşuyoruz?

Kent elitleri, toplumun seçkinleri, siyasilerimiz, birer görsel, şekilsel materyal olarak kullandıkları, sosyal ve siyasal hayatta paylarına düşeni katiyen vermedikleri bir ortamda 'KADINLARLA ERKEKLER EŞİTTİR' demeye devam ederek.

Tamam kabul.

Madem eşitiz, madem aramızda ayrım gayrım yok madem eşit seçme ve seçilme haklarına sahibiz; o halde buyurun.

Milletvekili seçimlerinde, belediye seçimlerinde, meclis üyeliklerinde, iş yerlerinde, bütün kamusal alanlarda eşit olalım.

Madem eşitiz, madem Yaşar Kemal'in Esme hanımı da değiliz; bize ona göre yer açın.

Şimdi kimi erkeklerin bıyık altından güldüklerini görür gibi oluyorum.

Çünkü bizleri birer süs bitkisi gibi görüyorlar. Birçok erkeğin görev yaptığı bir sivil toplum örgütü yapılanmasında: 'yaaa bu kadar erkek çok bir iki kadını da yönetim listesine alalım' diyerek lütufta bulunuyorlar.

Buna rağmen toplantılara, etkinliklere, programlara eşlerini, kızlarını dahil etme ve getirme lütfunda bulunmuyorlar.

Neden? Ne gerek var ki ?

Zaten formaliteden de olsa, figüratif malzeme olarak yanlarında taşıdıkları bir iki bayanla fotoğraf çekmeleri 'moderniteyi' sembolize etmeleri açısından yeterli olacaktır.

Biz kadınlar; gerçek saygıyı görmek istiyoruz. Artık duygusal, ruhsal, şekilsel ve geleneksel biçimde sömürülmek istemiyoruz.