Bugünlerde komşumuz İran kaynıyor. Açlık ve sefalet içindeki kitleler, ezilen kadınlar, özgürlük isteyen orta sınıf, üniversite öğrencileri iktidara baş kaldırıyorlar. Ateş içindeki Tahran sokakları birinci haber konumunda. Mollalar iktidarlarını korumak için sert bir tutum içindeler. O kadar ki interneti bile yasakladılar. Ölü sayısının iki bin mi yoksa on bin mi olduğu konusunda bilinmezlik var. Bu arada ABD Başkanı Trump da Venezuela’dan sonra gündemine İran’ı almış durumda. Tv kanallarında spordan siyasete, bankacılıktan turizme, tarımdan ekonomiye her konuda uzman kadrolar şimdi de İran konusunda halkı aydınlatıyorlar!

Bu hengâmede okurlarıma İran’ın geçmişinde önemli rolü olan TUDEH’i anlatmak istedim. TUDEH’in serencamına göz attığımızda komşumuzun yakın tarihine de göz atmış oluyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonlanırken siyasal konjonktür “Soğuk savaş” gerçeğini ortaya çıkardı. ABD liderliğinde, komünizme ve Sovyetler Birliğine karşı Kuzey Atlantik Paktı (NATO) kuruldu. Bunu Orta Doğu’da Bağdat Paktı izledi. Türkiye ile Irak arasındaki anlaşmaya Birleşik Krallık, Pakistan ve İran katıldılar. Irak’ta Kral Faysal ve Nuri Sait Paşa iktidarı darbeyle yıkılınca paktın adı CENTO’ya çevrildi ve merkezi Ankara oldu. ABD’nin güdümündeki CENTO ülkeleri içinde İran’ın ayrı bir yeri vardı. Dünyanın sayılı petrol üreticilerinden biri olan ülkenin başında Pehlevi Hanedanının son temsilcisi Rıza Şah bulunuyordu. Rıza Şah ABD’nin Orta Doğu’daki gözdesiydi. 1960’lardan sonra kırsal kesimden başta Tahran olmak üzere büyük kentlere başlayan göç ekonomik dengeleri bozmuştu. Şah kırsal kesim ve kentlerdeki reformlarına “beyaz devrim” adını takmıştı. İşsizlik ve geçim sıkıntısı içindeki insanlar çareyi camilerde aradılar. Artık camiler Şah rejimine karşı örgütlenmenin ana damarı olmuştu. Siyasal İslâm hareketinin lideri Humeyni camilerde verdiği vaazlarla muhalefeti şekillendiriyordu. Şah onu sürgüne gönderdi. Humeyni Irak’a gitti önce. Saddam kovunca da Türkiye’ye geldi. Daha sonra da Paris’e yerleşerek rejime karşı hareketleri oradan yöneltmeye başladı. Ülkede koyu bir baskı rejimi uygulayan Şah Rıza kurduğu gizli SAVAK örgütü ile herkesin peşinde ve her yerdeydi. SAVAK işkencelerin İran’ın bir heyulasıydı artık!

Muhalefet Siyasal İslâm hareketinden ibaret değildi. İran’da Orta Doğu’nun en güçlü komünist partisi TUDEH örgütlüydü. “İran Kitlelerinin Partisi” açılımındaki parti Marksist-Leninist çizgideydi ve Sovyetler Birliği Komünist Partisiyle yakın ilişkideydi. 1970’lerde Abadan bölgesindeki grevi başlatarak petrol üretimini durdurabilmişti. Artık grevler tüm ülkeye yayılmış, üniversite kampüsleri, aydınlar arasında TUDEH’in yıldızı parlamıştı. Partinin Birinci Sekreteri Nurettin Kiyanuri şehir planlamacısı ve inançlı bir komünist liderdi. Kendisi Doğu Almanya’da partinin dış bürosundaydı. Yükselen dini muhalefet konusunda TUDEH nasıl bir tavır alacaktı? Uluslararası Sosyalist hareket içinde Sovyet siyasetine bağlı bir parti olan TUDEH’e düşen görev ülkedeki İslâmî muhalefete destek olmaktı. Moskova’nın bakışı buydu ve Mollaları “Kapitalist olmayan yol” anlayışı ile destekliyordu. Yaşamı tehlikeye dönüşen Şah çareyi ülkeyi terk etmekte bulmuştu. ABD’ye güvenmenin sonucunu görmüş ama geç kalmıştı!

1 Şubat 1979’da Paris’ten milyonların katıldığı bir karşılamayla Paris’ten dönen Humeyni, Ayetullah sıfatıyla devlet başkanlığına getirildi ve ölünceye kadar bu görevde kaldı. TUDEH lideri Kiyanuri de eş zamanlı olarak Doğu Almanya’dan gelmişti. Artık mollalarla birlikte ülkenin “Kapitalist olmayan yoldan” kalkınması için çalışacaktı. TUDEH lideri Dünya Komünist ve İşçi Partilerinin yayın organı “Barış ve Sosyalizm Sorunları” dergisinde şunları yazıyordu: “Bütün sınıflar ve tabakalar devrimin şu belgisi altında birleştiler. Şah yönetimi alaşağı edilecek ve demokratik rejim kurulacak. Din liderlerinin önerdikleri program gerçekten demokratiktir.”

Mollalar önce ılımlı İslâmcı olarak gördükleri muhalifleri temizlediler. Sonra liberallere sıra geldi. Solun çeşitli fraksiyonların tasfiyesine de TUDEH “Solda tek kalırım” anlayışı ile sessiz kaldı. TUDEH’le Mollalar arasındaki bu ilişki 1982’de son buldu. TUDEH, devam etmekte olan ve yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan İran-Irak savaşında, Birleşmiş Milletlerin sunduğu barış önerisini kabul etme çağrısında bulununca felaketi yaşamaya başladı. Önce lider kadrosu tutuklandı; beş bini aşan üyesi hapse atıldı. Parti 1983 yılında resmen yasaklandı.

Kiyanuri işkenceler ve verilen ilaçlar sonucu beyin sarsıntısı geçirdi. Sağ yanına felç indi. 1983 ve 1984 Mayıs ayları arasında aynı işlemleri ve aynı yazgıyı paylaşan TUDEH liderleri önce tek tek, sonra da topluca televizyona çıkarıldılar. “Yıkıcılık ve bozgunculuklarını, vatana ihanetlerini” itiraf ettiler. İslâmî rejimin Marksizm-Leninizm’e üstünlüğünü vurguladılar. Sanırım akıl sağlıkları bozulmuştu. Doğru dürüst savunma bile yapamadan bu sefil suruma düştüler. Ve… Asıldılar!

TUDEH’in acıklı sonu bir gerçeği ortaya çıkarmıştı. İster Şii ister Sünni veya Selefi olsun dünyadaki siyasal İslâm partilerinin kitabında demokrasi yazmaz! Çünkü 12 Eylül öncesi bazı binek araçları ve dolmuşlardan camlarında yazdığı gibi onlara göre “Hakimiyet Allahındır.” Arapça hizb sözcüğünün bir anlamı da partidir. Örneğin Hizbül Baas, Baas partisini tanımlar. Hizbullah’ın tam karşılığı da Allah’ın partisidir. Durum böyle olunca başka partilere yer yoktur. Olsa bile bunlar bir süre için göstermelik ve aldatıcı konumdadırlar. Günümüzde Orta Doğu’da yaşananlar bunun örnekleriyle dolu değil mi?

Sonuçta komşu İran halkının esenliğe çıkmasını dilemekten başka çaremiz yok. Tanık olduğumuz olaylardan sanırım ders çıkarmasını biliriz. Ama hemen Akif’in dizesi aklıma geliyor: “Hiç ibret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi!”

Büyük Atatürk’ün kurduğu lâik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin değeri bir kez daha ortaya çıkmıyor mu?