Sosyal bilimciler, müzikologlar Müslüm Gürses'i anlatırken ne yazarlar,ne söylerler bilmem…!
Bana göre; Gürses ülke olarak geçirdiğimiz sosyolojik travmanın en acı ,en çarpıcı ürünüdür.
Osmanlı toplumsal kültür ve medeniyeti yıkılırken bize dayatılan ' batı biçimi hayat tarzında' çırpınan yığınların sesidir.
Torunun; dedeyle iletişim kuramadığı, aynı yazıyı ,aynı müziği ,aynı mutfağı kullanamadığı, paramparça olduğu bir sosyal enkazın direnmeye çalışan hece taşıdır.
Müslüm Gürses o enkazın altından yükselen yoksul yığınların sesidir.
Fransa'nın 1784-1871 yılları arasında yaşamış olan ilk büyük müzik biyograficisi, eleştirmeni François J. Fetis bugün yaşamış olsaydı Müslüm Gürses için eminim şunları yazardı:
'Anadolu'ya diktiğimiz yama erken yırtıldı.'
Gürses; sosyolojik olarak yaşadığımız büyük kırılmanın, travmanın seslendiricisidir.
Biz hayatımızın karşısında aslında filmlerdeki Müslim,Orhan,Ferdi tiplemeleri olmuşuz.İki ellerimiz bomboş, parmaklarımız gevşek,omuzlarımız düşük gözlerimiz fersiz,sesimiz kısık ,saçlarımız tarumar ve biz kader mahkumları olarak duruyoruz…Sadece duruyoruz…'İsyanım var,kahpe felek ,batsın bu dünya ve her bir boyun eğişimizin üzerine vurduğumuz her yerde genel geçer ve ne olduğunu da asla bilemediğimiz meşhur 'Kader' mührü; vur ve unut…… O günlerden bu günlere gelmemiz millet olarak bu kadar hızlı bir değişime gönüllü veya gönülsüz razı olmamız ve hatta bunu şu anda savunur role girmemiz gerçek anlamıyla tahlil edilmesi gereken çok yönlü bir sosyal hadise ve Türkiye gerçeğidir..
'Kadere isyan' aslında ülkeyi yönetenlere, halkı yoksulluğun, bilgisizliğin, cehaletin kucağına bırakanlara başkaldırı olmalıyken çaresizliğin sembolü haline gelmiş.
Rahmetlinin hayran kitlesinin kamyon şoförleri olduğu algısını oluşturan Türk medyası, o derin isyanın içerdiği asıl mesajın üstünü hep örtmüştür.
Kimlik arayışında başarısız olmuş, sosyal açıdan yenilgiye uğramış, dışlanmış, sisteme dahil edilmemiş milyonların sesi,acılarının sözcüsüydü rahmetli…
Türkiye; yakın tarihi acılarla dolu olan bir yurt. Yılmaz Güney'in duruşundaki o tarifsiz öfke, isyan aynı coğrafyada büyüyen Müslüm Gürses'in müziğine sesine yansımış.
Adana, Şanlıurfa ve bölgedeki diğer alanlar Anadolu'yu besleyen, yoksulluğun budak budak boy attığı yerler. Bu iklimin sanatçılarını çok iyi analiz ettiğinizde yaşadığımız travmanın boyutunu daha iyi görürüz.
Adana adliyesinden ekranlara yansıyan görüntüleri dünyanın hangi adliye binasında, hangi mahkeme salonunda bulabilirsiniz?
Yaşam bir değerler toplamıdır ,bir parçasını diğerinden ayırt edemezsiniz.
Sanatçılar da o iklimde yeşerir ve o iklimin koşullarına göre şekillenirler.
Yeşilçam filmlerindeki başrol oyuncularının karakterlerini bize pazarlayan algı mühendisleri işin ticari boyutlarıyla ilgilenseler de…
Maalesef Türkiye bu değil..
Cebinde üç kuruşla vefat eden ve ölüm kaydı kilise defterine 'çalgıcı' olarak kaydedilen Türk Müziğinin önemli bestekarlarından Kanuni Tatyos Efendinin hal-ü pür melali, Şener Şen tiplemesiyle köydeki ağanın şehirde çiğ köfte işportacısı olmasının getirdiği ruhi karmaşa kolay anlatılacak ve tahlil edilecek türden değil. Herkesin yerinden oynadığı,ekmek için yollara düştüğü,gidenlerin dönmediği,dönmek için ölmeyi beklediği dönemlerin acı sesleri tınılarıyla milyonları kendilerine bağlamıştır.
'Kör bir geçim uğruna ' kaybettiğimiz itibarımız,onurumuz ve daha neler,neler,,,
'Allah' demenin yasak olduğu yıllarda adı 'Müslüm' konulan sanatçı meselesinde şöyle seslenir;
Hatırım çiğnendi, kalbim kırıldı
Ömrümün derdidir benim meselem
Ömrümün derdidir benim meselem
Meselem alın yazım gibi meselem
Kırık sazım gibi meselem
İki gözüm gibi meselem
Yeryüzü gökyüzüdür meselem
Kırık sazım gibi meselem
İki gözüm gibi meselem
Yeryüzü gökyüzüdür meselem
Batı rüzgarı ile ters yüz edilen bir dönemin kimlik arayışı hala devam ediyor.
Ne yazık ki o günleri yaşayan bizler;gelecek nesillere meselenin ne olduğunu anlatamayacağız!??...