İtalya, Avrupa siyasetinin en eski laboratuvarlarından biri…Güvendiğim İtalyan gazeteci dostumEnrico Sorti, “İtalya’da sandık sadece hükümetleri değil, devletin ruhunu da tartar” demişti bir Torino sohbetinde.

Pazar günü başlayan ve dün sonuçlanan referandum, tam da bu yüzden sıradan bir oylama değil; yargı bağımsızlığı, siyasal meşruiyet ve halk egemenliği arasındaki hassas dengenin yeniden sınandığı bir dönemeç idi.

Sağ koalisyonun lideri GiorgiaMeloni hükümeti tarafından hazırlanan yargı reformu, teknik ayrıntıların ötesinde siyasal bir yön arayışını temsil ediyordu. Hakimlerle savcılar arasındaki geçişin engellenmesi, yargı kurullarının yeniden yapılandırılması gibi düzenlemeler, hükümetin “daha etkin ve hesap verebilir bir yargı” söylemiyle sunuldu. Ancak seçmenlerin yüzde 53,7’sinin “Hayır” demesi, bu söylemin toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulmadığını açık biçimde ortaya koydu.

Katılım oranının yüzde 58,9 gibi görece yüksek bir düzeyde gerçekleşmesi ise bu referandumun halk nezdinde ne kadar ciddiye alındığını gösteriyor. Bu, aynı zamanda İtalya’da demokrasinin hâlâ canlı bir refleks taşıdığını da kanıtlıyor. Sandığa giden her seçmen, aslında yalnızca bir reform paketini değil, devletin kuvvetler ayrılığı ilkesine yaklaşımını oyladı.

Bütün gece İtalyan gazetecilerin yorumlarını okudum… “Bu sonuç, Meloni hükümeti için yalnızca bir referandum kaybı değil; siyasi bir uyarı” olarak yorumlanıyor. Nitekim Meloni’nin sonuçları kabul eden ve “İtalyanların kararına saygı duyuyoruz” diyen açıklaması, demokratik olgunluk açısından önemli olsa da, bu yenilginin politik ağırlığını hafifletmiyor. Zira bu, 2022’den bu yana iktidarda olan bir liderin ilk ciddi halk sınavında geri adım atması anlamına geliyor.

Muhalefet cephesinde ise tablo oldukça farklı. EllySchlein liderliğindeki Demokratik Parti, bu sonucu yalnızca bir referandum zaferi olarak değil, yaklaşan genel seçimler için bir “alternatif çoğunluğun işareti” olarak okuyor. Giuseppe Conte ve Matteo Renzi gibi aktörlerin açıklamaları da merkez solun yeniden toparlanma arayışında olduğunu gösteriyor.

Burada dikkat çekici bir başka unsur da büyük şehirlerde “Hayır” oylarının açık ara önde olması. Roma, Napoli, Bologna ve Torino gibi kentlerde ortaya çıkan tablo, kentli seçmenin yargı bağımsızlığı konusunda daha hassas bir tutum sergilediğini ortaya koyuyor. Bu durum, İtalya’daki sosyo-politik fay hatlarının coğrafi bir boyut da taşıdığını düşündürüyor.

İtalyan basınının bu sonucu “Meloni’nin ilk gerçek yenilgisi” olarak nitelemesi de boşuna değil. Çünkü bu referandum, parlamentoda çoğunluğa sahip olmanın tek başına yeterli olmadığını; halkın doğrudan müdahalesinin siyasal dengeyi anında değiştirebileceğini bir kez daha gösterdi.

Dış politika açısından bakıldığında ise bu sonuç, Avrupa’da yükselen sağ popülizmin sınırlarına dair önemli bir işaret fişeği niteliğinde. Meloni’nin temsil ettiği siyasi çizgi, son yıllarda birçok Avrupa ülkesinde güç kazanmıştı. Ancak İtalya örneği, bu yükselişin sınırsız olmadığını; özellikle yargı, özgürlükler ve anayasal düzen söz konusu olduğunda seçmenin daha temkinli davrandığını ortaya koyuyor.

Bu referandum bize şunu söylüyor: Demokrasi yalnızca sandıktan çıkan çoğunluk değildir; aynı zamanda o çoğunluğun sınırlarını çizen kurumsal denge ve denetim mekanizmalarının korunmasıdır.

İtalya’da halk, bu kez reformu değil, sistemi korumayı tercih etti.

Ve bu tercih, sadece Roma’da değil, tüm Avrupa’da dikkatle okunması gereken bir mesaj.