Bir şenlik havasında icra edilen CHP'nin 16. Olağanüstü Kurultayı ile hemen bir gün sonrasında yapılan ve daha çok bir matem havası estirilen 17. Olağanüstü Kurultayı için bir şeyler yazmak isterdim. İsterdim ama yazmayacağım. Yorumcularla papaz olmaya hiç niyetim yok! Eğer iddia edildiği gibi kurultay eksik imza ile açılmadıysa yani kurultaya katılan delege sayısı doğruysa kurultay delegeleri benim bugüne kadar yazdıklarımın tam tersi bir irade ortaya koymuştur. Bir anlamda Kemal Kılıçdaroğlu'na güvenmeye devam ettikleri tescillenmiştir.
Bu kurultayla birlikte CHP üyelerinin CHP milletvekilini yuhaladığına şahit olduk. Pet şişe, bozuk para ve Allah o an ne verdiyse adamın üstüne atıldı. Hatta bir rivayet adama çok ağır küfürler edildiği yönünde…
Peki, bu adam bu kadar kızılacak ne yaptı? Efendim şöyle anlatayım: 'Büyük Demokrasi Şöleni' isimli kurultayda demokrasi gereği kendisine ters gelen bir konuya itiraz edip gerekçelerini sunmak istedi.
Hadi ya… Bak sen, demek öyle yapmış ha? Assalarmış ya…
Belki hatırlamazsınız da Yılmaz Özdil bir vakit 'Tarih, CHP'yi liderini satan parti olarak hatırlayacak' diye yazmıştı. Şimdi kendi vekillerini yuhalamışlar çok mu? Bence az! İsa Gök'ün dalağını bile almalıydılar. Hatta kafasını gözünü yarmalı ve ibret olsun diye kurultay salonunda sallandırmalıydılar. Ah, aaaah!
Kurultay bitti, bitmesine de tartışmaları bitmedi. Kimi 'Sel gider, kum kalır!' dedi. Kimi de 'Onlar misafir biz ev sahibiyiz!' Yazmayacağım dedim ama ben eksik kalır mıyım? Ben de 'Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış' diyorum. Fakat bana lütfen 'Hırsız kim, ev sahibi kim?' diye sormayın. İyisi mi ben bir hikaye paylaşayım boşlukları da siz doldurun.
Analar kundağa sarmamış bir dilencidir adam. Üstelik amadır. Her nasılsa yolda kalmış, kendisini terkisine atacak birini beklemektedir. O arada sicim gibi bir yağmur başlamıştır. Sonunda kendini kaldırır, bir atın önüne atar. 'Ayağına türap olayım, Allah rızası için beni şehre bırak' der. Adam, 'Terkimde karım da var, o olmasaydı alırdım' der ama, öbürünün yalvarışları kesilmez. Atlı naçar kabul eder. Karısı arkasında, dilenci önünde olduğu halde, uzun ve zahmetli bir yolculuk sonucunda şehrin meydanına gelirler. Atlı, 'Buyur in' der demez, ama dilenci vaveylayı koparır: 'Yetişin Müslümanlar, bu adam beni kör ve zayıf buldu, atımı gasp etmek istiyor!'
Adam ne olup bittiğini daha anlamadan etrafını çarşı esnafı sarar. Her biri bir laf söyler: 'Utanmıyor musun? Adamı kimsesiz buldun değil mi? Şu gözleri görmeyen gariban adama bu yapılır mı?' Bu arada dilenci ortalığı velveleye vermeyi sürdürür. 'Bu adamdan şikayetçiyim; bizi kadıya götürün' der. Sonunda atlıyı çarşı esnafı derdest edip kadının huzuruna getirirler. 'Kadı efendi' der ama adam, 'Ben yolda atıma atlamış şehre iniyorken, bu adama yolda rastladım. Yalvardı, ayaklarıma düştü, 'Ne olur beni de atına al' dedi. O arada yağmur başladı. Dayanamadım, Allah rızası için aldım. Şehre gelince 'Atımdan in' demez mi, beynimden vurulmuşa döndüm; şikayetçiyim.' Kadı adamı azarlar, atı sahibinin elinden alıp 'at hırsızı' dilenciye teslim edilmesi kararını verir. Atın gerçek sahibi hala olan bitene akıl erdiremez, ama yapacak bir şey de yoktur. 'Hanım, hadi gidelim' der. Âma adam tekrar vaveylayı basar; 'Ne! Kadı efendi atımı alamadı avradımı alacak; hem de senin huzurunda: At da benim, avrat da benim!' der. İş çatallanmıştır, tabii ki hanım itiraz eder. Yeni bir celse açılır. Mahkeme sil baştan başlar.

Bizim uyanık, şöyle mırıldanmaktadır: 'Tuttuk bir dava; ya at kalır ya avrat!'