Denizli'nin Güney ilçesinde doğup büyüdü. Babasının kıraathanesi vardı, annesi ise ev hanımıydı. Okula başlamadan önce ve başladıktan sonra da hep kıraathanelerinde zaman geçirirdi . Okula gitmeye başladığında her gün öğle arasında kıraathaneye gidip babası olsa da olmasa da kasadan para alır, okulda öğle yemeğini yerdi.
9 yaşındaydı ve 4. Sınıfa gidiyordu. Bir gün öğle arasında kıraathaneye gitmişti, babası orada yoktu kasadan para almış, arkasını dönüp giderken adamın biri 'ne yapıyorsun sen' diye arkasından seslenmişti. Bu onun her zaman yaptığı bir alışkanlıktı, bu nedenle de adama dönerek: 'para aldım okula gidiyorum, babama söylersiniz' demişti. Fakat adam 'artık buradan para alamazsın, çünkü baban burasını bana sattı ve gitti' sözlerini duyduğunda, ne diyeceğini bile bilememişti. İşte o günden sonra bu kişi babası dahi olsa, kimseden gelecek yardımı beklemeden kendi ayaklarının üzerinde durması gerektiğini kafasına yerleştirmişti.
Bu hayatının ilk şokuydu, artık bir babası yoktu çünkü annesiyle onu bırakıp gitmişti. Gerçeği kabullendi, anneannesi, dedesi ve annesiyle yaşamını sürdürmeye devam etti. Okul bitip yaz tatili gelince, çalışmaya karar vermişti. Ancak çalışmak için yapabileceği çok fazla alternatifi yoktu. Tek bildiği iş babasının işiydi, bunu görmüş, bunu duymuştu dokuz yaşına kadar. Kararını vermişti, kıraathane'de çalışacaktı. 'Ben çalışmak istiyorum, beni işe alır mısınız?' diyerek bütün mahalledeki, kıraathaneleri gezdi. Ama her gittiği kapıdan: ''sen bu yaşta bizim ne işimize yarayacaksın ki, hadi hadi ' dediler onu ve gönderdiler.
Sonunda birisi dayanamadı ve onu işe aldı. Ertesi gününü beklemeden çalışmaya başladı. Çalışmaya başlamasının üzerinden 1-1 buçuk ay geçtikten sonra ona 'sen bizim işimize yaramazsın' diyen adamlar bu sefer gelip burası sana ne kadar veriyorlarsa, gel daha fazlasını biz veririz bizde çalış demeye.. Ama o çalıştığı yerin ona sahip çıkmış olması nedeniyle işini hiç bırakmadı, çalışmayı sürdürdü. Okullar açılıncaya bu şekilde çalıştı, okullar açıldıktan sonra ise hafta sonları okuldan sonra 2-3 saat çalışıyordu. 7. Sınıfa kadar 3 yıl o kıraathanede çalıştı, sahibi Denizli'ye taşınınca mecburen kıraathanenin hemen yanındaki eczanede çalışmaya başladı, aldığı para o kadar azdı ki.. Büyüdükçe masrafları artıyordu, daha fazla para kazanması lazımdı.
Hayat anne oğulu, İzmir'e doğru sürükledi, evin hemen yakınındaki Anadolu Ticaret Lisesi'ne başladı. Artık yeni bir hayat, yeni bir şehir , yeni insanlar onu bekliyordu. Kendine söz vermişti ve ayaklarının üzerinde duracaktı, bu nedenle okulunun açılmasına iki ay kala başladı yine iş aramaya... Garsonluk, çaycılık, kasiyerlik gibi bir sürü işte çalıştı.
Bu arada kendini tanımaya başladı, araştırdı ve önemli bir eksikliği olduğunu kendine itiraf etti, 'aşırı utangaç' birisiydi. Utangaçlığı yenebileceği bir iş vardır mutlaka diyerek araştırmaya başladı ve 'anketörlük' işinin tam bu özelliğini geliştirmek için çok önemli bir faktör olacağını anladı. Yaz boyunca her çeşit insanın karşısına çıktı, farklı farklı insanlarla konuşmaya ve onları ikna etmeye çalıştıkça bu sorunu da ortadan kaldırmayı başardı.
Üzerinde emeği olan birçok insan vardı ve bu insanların ondan bekledikleri tek şey onu 'meslek sahibi' birisi olarak görmekti. Çünkü anne tarafında hiç kimsenin ne çocukları, ne de kendileri okumamıştı. Gerçi bu durum onu sıkıntıya sokuyordu ama bu işi başarırsa, bu insanların beklentilerini karşılayacak ve böylelikle de onlara 'teşekkür' etme şansı olacaktı.
Artık lise 4 olmuştu ve üniversite hazırlıkları ve sınav stresi çoktan başlamıştı. Bir gün, bir ilan gördü, Karşıyaka Belediyesi bir sınav yapacaktı ve o sınavın sonucunda ilk 100 öğrenciyi dersaneye kayıt yaptıracağını okudu ve hemen gidip sınava girdi. Sonuçlar açıklandığında, ilk 100 kişinin içindeydi ve dersane sorununu da çözmüştü bu şekilde.
Genellikle üniversiteden dönerken, kampus de otostop yapan gençleri alıyorum. İzmir'e gelirken, onlarla sohbet ederken, çeşitli yaşam hikayelerini duyuyorum. Onlar anlatıyorlar ben de dinliyorum. Her geçen gün, bilmediğim ne olaylar oluyor, ne yaşamlar var diye hayretlere düşüyorum. Hayatını anlattığım isimsiz kahramanım da, bu kişilerden birisi..
Yaşam ona dokuz yaşında farklı bir yüzünü göstermiş. Acılı bir yüzünü.. Hani, Nietzsche'nin güzel bir sözü vardır: 'Beni yıkamayan her şey, beni güçlendirdi' der. Bir insan yıkılmadıysa, halen ayaktaysa, o kişi gerçekten güçlüdür diyebiliriz. Bizim kahramanımızda şimdi çok güçlü bence. Üniversiteye girmiş, yaşam mücadelesine devam ediyor. Lisedeyken, hayatını değiştiren birisi ile karşılaşmış. Lise 4.cü sınıftayken staj için başvurduğu Arkas Holding'in sahibi olan Lucien Arkas'ın bir semineri sırasında, söyledikleri onu çok etkilemişti. Kendi kendine bir söz daha vermiş.
'Hedefi denizleri aşmak değil, sonu gözükmeyen okyanusları aşmak''olmuş. Onu dinlerken derinden düşündüm. Acaba bu duyguları ve hayatları yaşayan şu anda ülkemizde kaç gencimiz var. Ellerini bize doğru açmış, yardım isteyen kaç kişi var acaba? Biz, bu kişilere ne kadar yardımcı olabiliyoruz? Onların bu inançlarını sürdürmelerine ne kadar katkıda bulunabiliyoruz? Söylediğimiz sözler, karşımızdaki kişileri ne ölçüde etkiliyor? Onları, harekete geçirme gücüne ne ölçüde sahibiz?
Bu sorularla boğuşurken, yaşamım bile film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Çocuklarımızı güçlü bireyler olarak yetiştirmek için, önce kendimizin de 'rol modeli' olduğumu fark ettim. Eğer siz, yolu hep yarım bıraktıysanız, çocuğunuzun da bu yolda mücadeleyi yarım bırakması %50 şans da olsa, mümkün gibi gözüktü…Böyle olunca da, ailelere, öğretmenlere, çocuklarımızın çevresindeki pek çok kişiye çok önemli görevli düştüğünü 'yüksek sesle' söylemek istedim. Birisine yardımcı olmak istiyorsanız, bence ona ilk önce 'hedefli olmayı' öğütleyin. Belki, bu kişiler asla 'yıldızlara ulaşamayacaklardır' ama, 'hedefledikleri, en uzak noktaya ulaşma şansları olabilir'. Hele ki, bu hedefler sıradan hedefler değil ise… Daha yüksek, daha yüksek ise..
İsimsiz kahramanım, daha çok genç. Henüz 20 yaşında, büyümüş de küçülmüş gibi.. Dimdik ayakta durabiliyor. Her halde mesele de bu… Yapacağımız en büyük yatırım, çocuklara ve gençlere yapılan yatırımdır. Bunu düşünerek, bir yaşam sürmenizi diliyorum sizden… Sadece bir kişiyi bile yıkılmasına izin vermeden topluma kazandırmak, en asli görevimiz çünkü...