Bayram günlerinde bir “Hitit Destanı” okuyorum… Mehmet Öztürk’ün Epik Şiiriyle Anadolu’nun Tunç Çağı Serüvenine tanıklık ediyorum. Yazara imzalatıp kitabı bana gönderen Recep Topçu dostuma ayrıca teşekkür ediyorum.

Hititler, Anadolu’nun en köklü ve en güçlü medeniyetlerinden biri olarak tarih sahnesinde yer almış, MÖ yaklaşık 1650-1200 yılları arasında yaklaşık dört yüzyıl boyunca egemenlik kurmuş bir imparatorluk… Başkenti Hattuşa (bugünkü Boğazköy, Çorum yakınları) olan bu devlet, askeri disiplin, diplomatik ustalık ve idari organizasyon yeteneğiyle Mezopotamya’dan Akdeniz’e, Suriye’den Karadeniz’e uzanan geniş bir coğrafyayı kontrol altına almayı başarmıştır.

Hititler, çivi yazısını Anadolu’da yaygın biçimde kullanarak binlerce tablet bırakmış, bu sayede günümüze kadar gelen yazılı kaynaklarla kendi tarihlerini ve kültürlerini doğrudan aktarmışlardır. Bu zengin arşiv, Hititlerin tanrılarını, krallarını, savaşlarını ve günlük yaşamlarını aydınlatır.

Hitit panteonunun en önemli tanrılarından biri olan Fırtına Tanrısı Teşup (veya Tarhuntaş), gök gürültüsü, yağmur ve bereketin simgesi olarak Hititlerin koruyucu tanrısı konumundadır.

“Fırtına Tanrısı’nın Çocukları” ifadesi, tam da bu tanrısal mirasın Hitit halkını nasıl tanımladığını vurgular: Onlar, fırtınaların gücüyle yoğrulmuş, Anadolu topraklarının çocuklarıdır.

Şair ve eğitimci Mehmet Öztürk, 2025 yılında İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Fırtına Tanrısı’nın Çocukları – Hitit Destanı adlı eserinde, bu kadim uygarlığın dört yüz yıllık serüvenini modern bir epik şiir formunda yeniden canlandırıyor. Yaklaşık 248 sayfalık bu kitap, şiir türünde yazılmış olsa da destansı bir anlatıma sahip; tarihsel gerçekleri, mitolojik unsurları ve duygusal derinliği bir araya getirerek okuyucuyu Tunç Çağı’nın kalbine taşıyor.

Kitabın tanıtım metninde vurgulandığı gibi: “Bu destan bir Anadolu imparatorluğu haline gelen Hitit Devleti’nin tarihi serüvenini edebi bir dille aktarıyor bizlere. Hititler meydana getirdikleri organizasyon becerisi ve Anadolu’da yaygın bir biçimde kullandıkları çiviyazısıyla bu devleti dört yüz yılı aşkın süreyle yaşatmışlar, askeri ve diplomatik yetenekleri sayesinde geniş topraklara yayabilmişlerdir.”

Mehmet Öztürk, burada klasik destan geleneğine bilinçli bir gönderme yapıyor. Yaklaşık üç bin yıl önce, MÖ 8. yüzyılda yaşamış İzmirli ozan Homeros’un İlyada ve Odysseia gibi eserlerinde Yunan dünyasının kahramanlıklarını anlattığı gibi, Öztürk de Anadolu’nun merkezindeki bir toplumu, Hititleri merkeze alarak destanlaştırıyor.

Bu yaklaşım, Anadolu’nun kendi epik anlatı geleneğini yeniden inşa etme çabası olarak görülebilir.

Kitabın önsözünü yazan Hititoloji uzmanı Doç. Dr. Metin Alparslan, bu paralelliği şöyle ifade ediyor: “Mehmet Öztürk yaklaşık üç bin yıl öncesine, MÖ 8. yüzyılda yaşayan İyonyalı Homeros’un eserlerine dayanan bir Anadolu geleneğini devam ettirerek Hititlerin dört yüz yıllık serüvenini destanlaştırıyor. Homeros, İlyada adlı destanında iki farklı coğrafyanın halklarının Akha (Miken) ve Troialıların savaşını betimlerken, burada anlatının merkezinde Anadolulu bir toplum olan Hititler duruyor.”

Alparslan’ın önsözü, eserin akademik derinliğini de ortaya koyuyor. Kitap, orijinal Hititçe metinlerden esinlenerek hazırlanmış; zaman zaman bu metinlerin yankıları, şiirsel ritim içinde duyuluyor. Bu, esere hem otantik bir hava katıyor hem de Hititlerin sesini modern Türkçe’ye taşıyor.

Destanın en çarpıcı yanlarından biri, Hitit insanının duygularıyla 21. yüzyıl insanını birleştiren ortak payda: Anadoluluk. Öztürk, şiirlerinde bu coğrafyanın sürekliliğini vurguluyor. Hititlerin fırtınalı bozkırlarında, dağlarında, nehir vadilerinde yaşadıkları mücadeleler, zaferler ve kayıplar; günümüz insanının aidiyet, kök ve kimlik arayışıyla örtüşüyor. Destanın ritmi ve coşkusu da tam bu duygudan besleniyor: Anadolu’nun zorlu ama bereketli topraklarında kök salmış bir halkın gururu ve direnci.

Mehmet Öztürk’ün kendisi öğretmen, şair ve arkeolojiyle ilgilenen bir isim. Çorum’da uzun yıllar öğretmenlik yapmış, Hitit Uygarlığı’nın izini okul koridorlarında başlayan bir merakla sürmüş biri.

Bir broşürle başlayan bu yolculuk, yılların emeğiyle bu kapsamlı destana dönüşmüş. Eser, üç farklı üniversitenin bilim kurullarından olumlu görüş almış ve Hititolog Doç. Dr. Metin Alparslan’ın danışmanlığında şekillenmiş.

Fırtına Tanrısı’nın Çocukları, sadece bir şiir kitabı değil; aynı zamanda Anadolu’nun kadim hafızasını bugüne taşıyan, tarihle edebiyatı buluşturan güçlü bir eser. Hititlerin fırtına tanrısının gök gürültüleri arasında yankılanan hikayesi, bugün hâlâ Anadolu’da yaşayan bizlere “Biz buranın çocuklarıyız” dedirtiyor. Bu destan, Tunç Çağı’ndan kalma bir mirası 21. yüzyılın diline çevirerek, Anadolu’nun sürekliliğini ve derinliğini bir kez daha hatırlatıyor.