Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz ünlü İngiliz Marksist tarihçi Erıc Hobsbawn, Haydutlar adlı kitabında, sosyal haydutluk (eşkıyalık) olarak tanımladığı ve geleneksel-tarım toplumlarında birer halk önderi olarak sivrilen kişilerin kimliklerine dair yapmış olduğu analizde, bu kişilerin toprak beyi'nin ve devletin suçlu gördüğü yasadışı köylüler olmalarına karşın köylü toplum içinde barınmalarının ve halk tarafından kahraman, savunucu, öç alıcı, adalet savaşçısı hatta belki de özgürlük önderi ve her koşulda hayran kalınacak, yardım edilerek desteklenilen adamlar olarak düşünülmelerinin nedenleri üzerinde durur…
Ona göre sosyal eşkıyalar, otoritelerin suçlu bulduğu bir hareket yüzünden ya da bir haksızlık üzerine zulüm görerek eylemlerine başlar; haksızlıkları kendi yöntemleriyle düzeltir, zenginden alıp yoksula verir, savunma amaçlı ve haklı yere öç alma dışında asla adam öldürmezler. Sosyal eşkıyalar süreç içerisinde onurlu bir vatandaş olarak halkına geri döner, halkı ona müthiş bir hayranlık besler, yardım eder, destek verir; ihaneti asla affetmez , aşkın bir gücü vardır, asla görülmezler ve kolaylıkla ele geçirilemezler. Düzenin tümüne karşı değil yerel iktidar odaklarına düşman olurlar. (Erıc Hobsbawn, Haydutlar, Çev. Fatma Taşkent, Logos yay., İst. 1990)
Hobsbawn'ın sosyal eşkıyalık üzerine geliştirdiği bu analizin içinde bulunduğumuz Batı Anadolu topraklarında karşılığı hiç şüphesiz efelik-zeybeklik kurumudur. 19. Yüzyıldan itibaren Osmanlı merkezi otoritesinin çözülmeye yüz tuttuğu ve taşrada genellikle mütesellim, vali, ayan gibi yerel iktidar odaklarının baskı ve zulümlerini arttırdıkları bir ortamda zulme karşı dağa çıkan bu adamların ortak özellikleri tam da Hobsbawn'ın sosyal eşkıyalık olarak tanımladığı kriterlere uyar. Kamalı'dan Çakırcalı'ya oradan Yörük Ali Efe'ye uzanan gelenek aslında Gediz ve Menderes nehirlerinin can verdiği zengin tarım topraklarının dünya kapitalist sistemine tek yönlü bütünleşme sürecine doğru eklemlenmenin yarattığı geleneksel tarım toplumundaki çözülmenin ve bozulmanın dışa vurmuş biçimidir. İşte bu ortamda, Ege Bölgesi'nde yaşayan köylü topluluklar tarafından adına türkü yakılan, Efelerin Efesine, hatta efelerin seçmesine layık görülen Yörük Ali Efe'nin hikayesi, öyküsü ve başından geçen dramatik olaylar gerçekten üzerinde durulmaya değer…

1895 yılında Aydın'a bağlı Sultanhisar'da dünyaya gelen ve Sarıtekeli Yörük aşiretinin bir üyesi olan Yörük Ali, I. Dünya Savaşı yıllarında askerlik görevini yaparken bir subayın kendisini haksız yere dövmesi üzerine firar edip Alanyalı Molla Ahmet Efe'nin kızanı olur. Onun efelik kariyerinde Alanyalı Molla Ahmet Efe önemli bir etki yapar. Bütün efelik geleneklerini ondan öğrenir. Alanyalı Molla Ahmet Efe Muğla'nın Kavaklıdere köyündeki bir baskında vurulunca Yörük Ali cesareti, mahareti ve keskin nişancılığıyla onun yerine efelik mertebesine yükselir.

I. Dünya savaşı bittiğinde Osmanlı Devleti'nin aff-ı şahanesiyle düz'e inen Yörük Ali Efe Mondros Mütarekesi'nden sonra işgallere karşı Aydın ve çevresinde Kuva-yı Milliye hareketini örgütler. 15 Haziran 1919'da Yörük Ali Efe'nin kuvvetleriyle birlikte Malgaç çayı civarında Yunan karakoluna yaptığı baskın bağımsızlık mücadelemizin en önemli kilometre taşlarından birisi olur. Kurtuluş savaşı sırasında Batı Anadolu bölgesinde müthiş yararlılıklar gösteren Yörük Ali Efe, zafer kazanıldıktan sonra Mustafa Kemal Atatürk'ün isteğiyle İzmir Buca'da ikamet etmeye başlar. Yörük Ali Efe, altı kızı ve üç oğluyla birlikte Buca Umur Bey İlköğretim Okulu bahçesinde bir eve yerleştikten sonra hem Buca'daki Levantenlerle hem de dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik ile yakın ilişkiler kurar ve İzmir'deki yaşamını Yemişçiler Çarşısında ticaret yaparak ve aynı zamanda Elhamra, Lale ve Tayyare sinemalarını işleterek kazanır.

TBMM tarafından İstiklal Madalyası ile onurlandırılan Yörük Ali Efe'nin hayat öyküsü, İzmir'de yaşarken geçirdiği dramatik bir tramvay kazası ile alt üst olur.
Tarihler 1926 yılının Ağustos'unun ilk günlerini gösteriyordu. Efe, acele ile hareket eden tramvaya yetişmek istemiş ve tramvayın altında kalmıştı. Yörük Ali'yi hemen Fransız hastanesine kaldırdılar. Doktorlar efenin önce sol ayağını bir süre sonra da kangren olan sağ ayağını kestiler. Doktorlar kendisine sağ ayağını keseceklerini söylediklerinde Efelerin Efesi gözyaşlarına boğularak ve ayaklarına bakarak oracıkta ağlamaya başlamıştı. İzmir'de yayınlanan Hizmet gazetesi bu olayı okuyucularına şu puntolarla duyurmuştu: 'Feci bir kaza neticesinde bir ayağını kaybeden ve diğer ayağı da fena halde çiğnenmiş olan mücahit Yörük Ali Efe baygın bir halde Fransız hastanesinde yatmaktadır. Malum olduğu üzere Efe'nin sol ayağı doktorlar tarafından kesilmişti. Yaralı olan sağ ayağının kangren olması hasebiyle bunun da kesilmesi lazım gelmektedir. Bu hususta birçok operatörler uzun konsültasyonlar yapmış ve nihayet kesilmesinde karar kılmışlardır. Dün bu ayak da kesilecekti. Efe'ye öteki ayağının da kesileceği haber verildiği zaman fena halde müessir olmuş ve ayaklarına bakarak ağlamaya başlamıştır. Zevcini(eşini) hastanede görmeye gelen Milli Efe'nin refikası(eşi) hastanede bayılmış ve bilahare kendine gelmiştir. Doktorların kanaatine göre Milli Efe'nin hayatı tehlikededir.'

Yörük Ali Efe, bu travmayı atlatmayı başarabilmiş ve 21 Eylül 1951'e kadar iki bacağı kesik bir vaziyette onurlu bir şekilde yaşamayı başarabilmiştir. O, 'Bazı kimseler savaş zamanında yapılan işlerin birçoğunu bana mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin böyle büyük davalarda ehemmiyeti olur mu ki! Gönlünde vatan muhabbeti taşıyan her vatansever o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş, ondan sonra da beraber olmuştur. Milli mukavemette aslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası olur mu ki?'diyebilecek kadar mütevazi bir kişiliğe sahipti. Yıllar sonra Aydın'da heykeli dikildiğinde bazı kişiler bıyıksız olarak heykelinin yapılmasına tepki göstermişlerdi. Oysa o ve diğer efeler hayatları boyunca efeliğin bıyıkla değil yürekle olacağını herkese ispat etmişlerdi. Türk halkı da bu fedakarlığı asla unutmamış ve yakılan türküde Yörük Ali Efe'yi gönüllerinin en müstesna yerine koymuştu..
İşte o türkünün yakılan son dörtlüğü:
'Aydın dağını oydular
İçine de Martin koydular
Yörük de Ali'nin adını
Hazreti Ali koydular'