Yazar Ali Sabuktay, belediye başkanlarının son dönemde yaptıkları siyasi tercihler konusunda dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
Ali Sabuktay, siyasi tercih değişikliği konusunu korku, temsil, siyasal sadakat ve örgütsel dayanışma ekseninde ele alıyor. Aynı koşullarda olan bazı siyasetçilerin neden iktidara yöneldiğini, bazılarının ise ağır bedelleri göze alarak seçildikleri çizgide kalmayı tercih ettiğini sorguluyor.

Güncel önemi sebebiyle Ali Sabuktay’ın yazdığı makaleyi okuyucularımıza aktarıyoruz:
Türkiye siyaseti bugün yalnızca partilerin oy oranları, muhalefete yönelik baskılar, seçim ihtimalleri ya da yeni ittifak arayışları üzerinden şekillenmiyor. Daha derinde siyasetçilerin güç karşısında ne yaptığına, korkuyla nasıl ilişki kurduğuna ve zor zamanlarda nasıl bir tutum aldığına dair ağır bir sınav yaşanıyor.
Muhalefet belediyelerine yönelik soruşturmalar, gözaltılar ve tutuklamalar siyasetin havasını değiştirdi. Belediye başkanları artık yalnızca seçimle gelen yöneticiler olarak değil, her an yeni bir soruşturma, operasyon ya da görevden uzaklaştırma ihtimaliyle yaşayan siyasal aktörler olarak hareket etmek zorunda kalıyor. Bu ortamda bazıları kendisini güvence altına alacak yeni ilişkiler arıyor, bazıları ise baskı artsa da seçildikleri siyasal çizgide kalmayı tercih ediyor.
Ortaya çıkan farklı tutumlar, siyasetin en eski ama en zor sorularından birini yeniden koyuyor önümüze: Aynı baskı altında neden herkes aynı tercihi yapmıyor?
Bu sorunun cevabını yalnızca kişilerin ideolojik geçmişinde, yaşında, siyasal deneyiminde ya da karakterinde bulmak mümkün değil. Zira CHP’den AKP’ye geçenler arasında sağ kökenliler olduğu kadar yıllardır CHP’de siyaset yapan, hayatı boyunca CHP’ye yakın durmuş ya da kendisini solcu olarak tanımlayan isimler de var. Gençler olduğu kadar yaşını almış siyasetçiler de var.
AYNI DÖNEMDE İKİ AYRI YÖN
Baskı herkesi aynı yöne sürüklemiyor, korku da herkeste aynı sonucu doğurmuyor. İktidarın gücüne yaklaşmak ve o gücün baskısı altında seçmenin verdiği yetkiye ve siyasal çizgiye bağlı kalmak arasındaki farkı görmeden korkuyu da direnci de anlayamayız. Bu karşıtlık en açık biçimde belediye başkanlarının tutumlarında görülüyor.
CHP’den seçilen İstanbul’un üç belediye başkanı, bir CHP’li belediye başkanının tutuklandığı, bir diğerinin de gözaltında olduğu bir dönemde AKP’ye geçti. Bu örnek üzerinden genelleyecek olursak bu geçişlerde kişisel kariyer ve çıkar hesapları etkili olmuş olabilir. Fakat kararların arka planında belediyelerin merkezi idareye bağımlılığı, kaynaklara erişim sorunu, soruşturmaların yarattığı belirsizlik ve iktidarla daha yakın ilişki kurmanın sağlayabileceği hareket alanını da yabana atmamak gerek. Tam da bu noktada koşulları anlamaya çalışmanın, tercihlerin siyasal ve ahlaki sonuçlarını tartışmayı gereksiz kılmayacağını söylemek gerek.
Bir belediye başkanı iktidar partisine geçerek kentinin sorunlarını daha kolay çözebileceğine inanabilir. Bu gerekçelerin ne kadar sahici olduğunu dışarıdan kesin biçimde bilmek mümkün değil. Ancak belediye başkanı yalnızca kendi adına seçilmez; bir partinin örgütü, yerel kadroları, gönüllüler ve seçmenlerin birlikte oluşturduğu ortak bir siyasal iradenin içinden gelir. Bu nedenle parti değiştirmek, yalnızca kişisel bir yön değişikliği değildir. Seçmenle kurulan temsil ilişkisinin anlamını da değiştirir. Özellikle baskının arttığı dönemlerde bu sorumluluk daha ağır bir anlam kazanır.
Fakat benzer koşulların herkesi aynı karara götürmediği, Fatma Kaplan Hürriyet ve Sinem Dedetaş örneklerinde daha da görünür hâle geldi.
Fatma Kaplan Hürriyet’in avukatı aracılığıyla aktarılan “AKP’ye geçeceğime paşa paşa yatarım” sözü bu dönemin en çarpıcı cümlelerinden biri oldu. O cümlede kişisel güvenlik ile temsil edilen siyasal irade arasında açık bir tercih vardı. Başkan Hürriyet özgürlüğünü kaybetme ihtimalini göze alabileceğini, fakat seçildiği siyasal çizgiden ayrılmayacağını söylüyordu.
Sinem Dedetaş hakkında ise AKP’ye geçeceğine ilişkin söylentiler yayıldı. Üsküdar Belediyesi üzerindeki baskılar sürerken Dedetaş bulunduğu siyasal çizgiden ayrılmadı. Özgür Özel onun tutumunu anlatırken iktidarın yolunun işaret edildiğini, buna karşılık Dedetaş’ın hapse girmeyi göze aldığını; fakat Üsküdar’a ve Üsküdarlıların oyuna ihaneti tercih etmediğini söyledi.
KORKU BÜTÜNÜ AÇIKLAMAZ
İnsanların baskı altında kendilerini korumaya çalışması anlaşılabilir bir durum. Kaldı ki siyasetçilerin yalnızca kendilerini değil, ailelerini, çalışma arkadaşlarını ve yönettikleri kentlerin ihtiyaçlarını düşündükleri de açık. Öte yandan yalnızca açık tehditler de siyasal pozisyon değiştirmekte etkili olmaz. Kimin korunduğu, kimin soruşturulduğu, hangi belediyenin kaynaklara daha kolay ulaştığı ve kimin yalnız bırakıldığı da insanların geleceğe ilişkin hesaplarını değiştirebilir. Belirsizlik büyüdükçe insanın kendisini daha güvende hissedeceği yerlere doğru yönelmesi de mümkündür.
Zaten siyasal çözülmeler genellikle bir anda yaşanmaz. İnsan önce sözlerini söylemekten vazgeçer. Sonra bazı ilişkileri daha riskli, bazı yakınlıkları daha güvenli görmeye başlar. Bir süre sonra geçmişte kendi siyasal kimliğiyle bağdaştıramayacağı bir tercih, içinde bulunulan koşulların doğal sonucu gibi görünür.
İnsan kendisini korumak için yaptığı şeyi zamanla bir zorunluluk olarak algılasa ya da anlatsa da korku, bütün davranışlarının nedenini açıklamaz. Zira Fatma Kaplan Hürriyet ile Sinem Dedetaş’ın tutumu, korkunun ortadan kalktığını değil korkuya rağmen başka bir karar verilebildiğini gösterir. Bu nedenle mesele korkmak değil, insanın korku duygusu eşliğinde yaptıklarıdır.
İNSAN KENDİSİNE NE ANLATIR?
İnsan yaptıklarını yalnızca başkalarına değil, önce kendisine açıklamak zorundadır. Jorge Luis Borges’in Alçaklığın Evrensel Tarihi’ndeki insanlar çoğu zaman kendilerini kötülüğün içinde görmez. Kendi hikâyelerinin içinde haklı nedenleri vardır. Çıkarlarını zorunluluk, korkularını tedbir, geri adımlarını ise gerçekçilik olarak anlatırlar.
Borges’in dünyasında alçaklık her zaman büyük bir kötülük ya da açık bir ihanet biçiminde ortaya çıkmaz. Bazen insanın kendi korkusunu haklı bir gerekçeye dönüştürmesinde, kendisini korurken başkalarının başına gelenleri unutmasında görünür.
“Alçaklık” korkunun kendisi değildir. Fakat korkudan kurtulmak için başkalarını yalnız bıraktığında, onların uğradığı haksızlığı görmezden geldiğinde ve kendi güvenliğini onların daha da güçsüz kalması üzerine kurduğunda, korku başka bir ahlaki anlam kazanır.
BAZEN AYRILMAK DA YETMEZ
Üstelik bazen siyasetçinin siyasal çevresinden ayrılması da yeterli olmaz. İnsan yeni bir siyasal çevreye katıldığında, orada kabul görmek için eski yol arkadaşlarıyla ve değerleriyle arasına daha sert bir mesafe koyabilir. Dün birlikte yürüdüğü insanları bir yük ya da geride bırakılması gereken bir geçmiş gibi bir anlatıya dönüştürebilir. AKP’ye geçen Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın yıllarca aynı partide siyaset yaptığı bir başka belediye başkanı Sinem Dedetaş gözaltındayken yaptığı alaycı paylaşım bu nedenle yalnızca sıradan bir siyasi polemik olarak görülemez. Bir zamanlar aynı siyasal çevrede olduğu kadın bir belediye başkanı zor durumdayken onunla alay etmek, yalnızca parti değiştirmekle açıklanamaz. Bu, yeni siyasal çevresinin dilini benimsemek ve yeniden inşa etmektir, olsa olsa.
Borges’in sorusu burada yeniden beliriyor: İnsan kendisini korurken kimleri terk eder?
YALNIZLAŞTIRMANIN BAŞKA BİR DİLİ: “ARINMA”
Geride kalanların siyasal yalnızlığına yalnızca parti değiştirenler neden olmaz. Bazen bir partinin kendi dili de baskı altındaki insanları yalnızlaştırabilir. CHP’de mutlak butlan kararıyla göreve gelen yönetimin “arınma” söylemi, bu nedenle sadece parti içi bir tartışma olarak görülemeyeceği gibi, bugünün siyasal koşullarından da bağımsız görülemez. “Arınma” sıradan bir yenilenme ya da değişim çağrısı değildir. Sözcüğün içinde kir, leke ve onlardan kurtulma düşüncesi vardır. Bir şeyin arınması isteniyorsa önce onun kirlenmiş olduğu kabulüyle hareket ediliyor demektir.
Şu nokta vurgulanmalıdır ki bu dil yalnızca bir değişim talep etmez; kimlerin temiz, kimlerin lekeli olduğuna; kimlerin içeride kalacağına, kimlerin dışarıda tutulacağına ilişkin ahlaki bir ayrım da üretir.
Elbette partilerin kendi hatalarını ve geçmişteki yanlışlarını tartışması gerekir. Fakat iktidarın yargı süreçleriyle hedef alınmış, cezaevine konulmuş belediye başkanları, belediye meclis üyeleri ve bürokratlar hakkında, yöneltilen suçlamalar kamuoyunda inandırıcılık bulmazken ‘arınma’dan söz etmek başka bir anlam taşır; baskının yarattığı yalnızlığı daha da ağırlaştırır.
DİRENÇ YALNIZCA BİREYSEL DEĞİLDİR
Bununla birlikte bütün yükü kişisel cesarete bırakmak da doğru değildir. Kaldı ki bir siyasetçinin zor zamanlarda ayakta kalabilmesi yalnızca karakterinin gücüyle açıklanamaz. Arkasında nasıl bir örgüt bulunduğu, zor durumda kaldığında kimlerin yanında durduğu, hukuki ve siyasal destek görüp görmediği, ailesinin ve çalışma arkadaşlarının yalnız bırakılıp bırakılmadığı da belirleyicidir.
Bir siyasal örgüt üyelerinden cesaret ve fedakârlık bekleyebilir. Fakat soruşturmayla karşılaşan, baskı gören ya da ağır bedeller ödeyen insanlar kendi siyasal çevreleri tarafından yalnız bırakılıyorsa o siyasal çevre kendi içinde korku üretmeye başlar. İnsan zor zamanda arkasında kimsenin bulunmayacağına inandığında kendisini koruyacak başka ilişkiler arar. Bu nedenle siyasal direnç yalnızca bireysel bir erdem değildir. Örgütlerin kurduğu ilişkilerin içinde güç kazanır ya da zayıflar.
Dayanışmanın da hukuki destek, siyasal sahiplenme, kamuoyu önünde savunma, zor durumda kalanların aileleri ve çalışma arkadaşlarıyla dayanışma, örgüt içinde güven duygusunun korunması gibi somut biçimleri vardır.
Fakat örgütsel direnç yalnızca kriz anlarında kurulmaz, örgütün gündelik hayatında oluşur. İnsanların liyakatten çok liderlere yakınlık üzerinden yükseldiği, kişisel ilişkilerin kurumsal kuralların önüne geçtiği ve eleştirinin kolayca sadakatsizlik sayıldığı yapılarda ortak dayanışma zayıflar. Herkes kendi çevresini ve kendi geleceğini korumaya yönelir.
Buna karşılık eleştirinin mümkün olduğu, sorumluluğun paylaşıldığı ve insanların zor durumda kaldıklarında da sahiplenildiği bir yapı, üyelerine daha güçlü bir dayanma zemini sunar.
Siyasal direnç yalnızca meydanlarda gösterilen cesaretle kurulmaz. İnsanların zor zamanda birbirini terk etmeyeceğine inandığı ilişkiler içinde büyür.
BUGÜNÜN SINAVI GELECEĞİN SİYASETİ
Türkiye’nin içinden geçtiği dönem, siyaset elitinin güç karşısındaki davranışlarını bütün açıklığıyla görmeye imkân veriyor. Böylesi zor, kaotik zamanlarda belirsizliği gidermek yerine genel ilkelerin arkasına sığınan, siyasal aidiyetler arasındaki farkı önemsizleştirme çabası içindeki siyasetçiler de bu belirsizliğin sonuçlarından bağımsız değil. Bu tür sözler, iddiaları sona erdirmekten çok kamuoyundaki soruları canlı tutuyor. Çünkü güven herkesin üzerinde uzlaşabileceği genel sözlerle değil, belirsizliği ortadan kaldıran netlikle güçleniyor.
Geleceğin siyasal hareketleri sadece yeni isimler, yeni programlar ve yeni örgütler üretmekle yetinmeyecek. Asıl mesele güç kaybedildiğinde nasıl davranılacağı olacak. Zor zamanda birbirini yalnız bırakmayan, makamı siyasal kimliğinin tek dayanağı hâline getirmeyen, baskı altındaki insanları kendi içinden dışlamayan ve eleştiriyi bastırmadan ortak sorumluluğu koruyabilen bir siyasal kültür kurulabilecek mi?
Siyasetin bu zor sorusu sadece gücün kimde olduğuyla ilgili değil. Belediye başkanlarının kararlarında, parti yöneticilerinin sözlerinde, cezaevindeki siyasetçilere karşı kurulan dilde ve zor zamanda kimin kimin yanında durduğuyla da ilgili bu soru.
Dolayısıyla Türkiye’nin siyasal geleceğinin sadece seçim sandığında belirlenmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. O geleceği esasen güç karşısında kimlerin ayakta kaldığı, kimlerin dayanışma gösterdiği ve kimlerin ortak haysiyeti koruyabildiği belirleyecek.




