Filiz SEZER
Dinleme Sanatı
22 Ocak 2021 Cuma

“Ah, kimselerin vakti yok

Durup ince şeyleri anlamaya” (*)

Şairin kalbimize işleyen bu dizelerinde söylediğini anımsatırcasına, bugünlerde kimsenin durup gerçekten sabırla dinlemeye de vakti yok. Kuşların, ağaçların, rüzgarın, yağmurun sesini bastıran bir şehir gürültüsü kulaklarımızı kendince terbiye ediyor. İçimizdeki sese, yüreğimizin şarkısına, doğanın bize her daim fısıldamasına kulak vermez oluyoruz. Gürültü elbette kimi zaman bir ihtiyaç; kafamızdaki soran, kurcalayan, bazen de hırpalayan sesleri duymak istemediğimizde ilaç gibi geliyor. Ne zaman ki günün her saatinde yüksek sesle yoğun bas ve davul seslerinin hakim olduğu şarkılar dinlemeye başlasam, kendimde bir sorun olduğunu bilirim ve hayır, müziğin sesini kısmam, kendimi dinlemeye hazır olmayı beklerim.

Bir metin yazmak ile günlük hayatta sıradan konuşmalar yapmak ne kadar farklı düzeylerde enerji gerektiriyorsa, duymak ve gerçekten dinlemek için harcamamız gereken efor da aynı değildir. Bu biraz da bakmak ile görmek arasındaki ilişkiye benzer. Nasıl ki baktığımız herhangi bir şeyde hepimizin gördüğü az ya da çok farklıysa, duyduklarımızı anlama ve yorumlama biçimlerimiz de kişiden kişiye değişir. Dinlemek ile anlamak arasında ise bazen uçurumlar olabiliyor ancak biz konumuzu dağıtmayalım.

Etrafımızda “duyulan” bunca şeye rağmen, dinleme beceriksizliğimizin suçunu sadece şehrin gürültüsüne ya da heavy metal müziğe atmamak gerek. Cevap verme, kendini savunma, yargılama, karşındakini suçlama niyetiyle gerçekleştirilen eylemin gerçek bir dinleme olmadığı açıktır. Dinleme, “söylenmiş olanları anlayabilme, önceki bilgiler ile ilişkilendirme ve uygun bir tepki verme” şeklinde aktif bir süreç olarak tanımlansa da bence karşımızdaki kişiye yargılamadan ve sabırla kendini ifade etme alanı yaratma olarak ele almak gerekir. Nitekim derdini anlatan bir dostumuzun çoğu zaman ihtiyacı olan vereceğimiz akıl ya da onay değil, dile getirdiği duygularını ve düşüncelerini anlayabilmesine fırsat vermemizdir. Çünkü yüreğimizden ve aklımızdan geçenleri ancak söze dökerek somutlaştırabiliriz.

Etkin dinleme her türlü ilişkimizdeki önemli rolüyle kişisel gelişim, insan kaynakları yönetimi, psikoterapi gibi pek çok alanın ele aldığı bir konu olmuştur. Bu alanda çalışanların ortaya koyduğu etkin dinleme yöntemlerine pek çoğumuz zaten aşina olduğundan (bilmekle uygulamak arasında kalın bir çizgi vardır pek tabii) burada yinelemeye gerek yok. Ancak ünlü psikiyatr ve sosyolog Erich Fromm, yazımıza başlığını da veren Dinleme Sanatı isimli kitabında altını çizdiği dinleme ve anlama, anlama ve sevme arasındaki ilişkiye tekrar değinmek gerek. Ona göre, dinleme sanatının temel kurallarından biri karşındakinin duygularını kendi duygularınmış gibi anlayabileceğin empati kapasitesine sahip olabilmektir. Bu empati kapasitesi sevebilme kapasitesi için de gereklidir. Çünkü (romantik anlamının dışında) sevmek, kendini kaybetme korkusunu yenerek ona ulaşabilmek yani onu anlayabilmek demektir. Anlamak ve sevmek birbirinden ayrılamaz, ayrılırsa gerçek anlayışa giden kapılar kapanır.

İşitmek en hızlı kazandığımız yeteneğimiz iken dinleme becerisinin bu kadar zahmet gerektirmesi gerçekten ironiktir. Oysa daha anne karnında duymaya başlarız. Hayatın o ilk günlerinde annenin sesini, kalp atışlarını ve ninnilerini dinleyerek endişelerini yatıştırır ve dış dünyaya adapte olur bebek (aspiratörün, saç kurutma makinasının, elektrik süpürgesinin daha çok işe yaradığı da olmuştur ama böyle yazınca şık durmuyor). Peki sonradan ne olmuştur da dinlemekten vazgeçmişizdir? Bu konudaki ilk kayıpların sözlü kültürden yazılı kültüre geçilmesi sürecinde verilmiş olması muhtemeldir bana göre.

Nitekim yazılı kültürden de emojilerin, kısaltmaların (DGKO diye bir doğum günü kutlama biçimi var, kendi gözlerimle gördüm), sözcüklerden sesli harflerin atıldığı (size de tmm) bir başka kültüre geçmiş bulunmaktayız. Çocukluğunda yeterince dinlenmemiş çocuklar, büyükleri konuşurken susturulanlar dinlemeyi de dinlemenin karşındakine verilen değer ve saygıyla ilgili olduğunu da öğrenemiyorlardır belki de.

Dinlemenin hakkını veremediğimiz müddetçe kendi iç sesimize de sağır kalıyoruz. Sadece başkalarıyla değil, kendimizle olan ilişkimizi de zedeliyoruz. Öyleyse, hayatın pause tuşuna basıldığı şu günlerde dinleme alışkanlıklarımızı yeniden gözden geçirmenin tam zamanıdır.

Resim: Lawrence Alma-Tadema, Homeros’ u Dinlerken, 1885

*Gülten Akın’ ın İlkyaz isimli şiirinden

Yazdır   Önceki sayfa   Sayfa başına git  
YORUMLAR
 Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 

Bu haber henüz yorumlanmamış...

FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
Tayfun MARO
Tayfun MARO
Umut vere vere nereye kadar!
Cumhur BULUT
Cumhur BULUT
Sinek Ekrem ve Pagos Tunç’un tiyatrosu
Filiz SEZER
Filiz SEZER
Bilge insandan yapay zekaya
Metin ÖNEY
Metin ÖNEY
Tencerenin deviremediği…
Mehmet KARABEL
Mehmet KARABEL
Gırtlağa kadar battık bu 'hobi bahçeleri'ne!
Işıl Öztürk BULUT
Işıl Öztürk BULUT
Eğitimde yepyeni bir çağ başlıyor
Muhittin AKBEL
Muhittin AKBEL
Rakamların dansı!
Melek ERYAZICI
Melek ERYAZICI
Tünelin ucundaki ışık: Toplumsal cinsiyet eşitliği söylem birlikteliği
İhsan Özbelge ÖZDURAN
İhsan Özbelge ÖZDURAN
Dilek...
Nedim ATİLLA
Nedim ATİLLA
Bu cezalar Google Amca’yı üzer mi?
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
GAZETE EGE'DE SONSÖZ
KünyeKünye İletişimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri
Maxiva