Kemal ANADOL
27 Mayıs’ın Anatomisi (5)
2 Haziran 2021 Çarşamba

Bundan önceki 4 yazımda 1946’da çok partili yaşama attığımız ilk adımdan 27 Mayıs 1960 yılına kadar geçen 14 senelik bir dönemin siyasal ve ekonomik koşulları ile gözlemlerini anlatmaya çalıştım. Bunları bilmeden, irdelemeden doğru bir saptama olası değildir kanısındayım. Ayrıca yakın geçmişin olaylarına sanki bugün olmuş gibi bakmak ve siyasal polemik konusu yapmak ya amaçlıdır ya da yalan yanlış klişeleri yinelemektir.

***

27 Mayıs’tan sonra Türkiye’de üç askeri müdahale daha olmuştur. Bunlardan 21 Mayıs 1963’te başını emekli Albay Talat Aydemir’in çektiği 21 Mayıs 1963 kalkışması başarısızlıkla sonuçlanmış, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ise kalıcı ve iz bırakıcı etkiler yaratmışlardır.

Bir gerçeği vurgulamayı önemli sayıyorum. Yunanistan, Orta Doğu ve Güney Amerika ülkelerinde askeri cuntalar hep var olmuştur. Ancak bunların başarılı olmaları için gerekli koşullar ortaktır. Birincisi ülkede tehlikeli bir kutuplaşmanın oluşumu ve bunu tamamlayan ekonomik ve sosyal kargaşa, çöküntü! 21 Mayıs darbesi girişimi askeri rejimden yeni çıkan halkın iç barış istediği bir dönemde yapıldığı için başarısız olmuştur. Ayrıca siyasal ve ekonomik karmaşanın gerçekleşmesinde emperyalizm olgusunu görmemek çok yanıltıcı ve aldatıcı olur.

***

Ülkemize baktığımızda darbelere yol açan koşulları görmek çok kolaydır:

27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’ün gerisinde toplumda keskin ve uzlaşmaz bir kutuplaşmayı görürüz. 27 Mayıs öncesi Vatan Cephesi ve Güç Birliği olarak ikiye bölünen Türkiye’de, kahvelerden camilere uzanan bir ayrışmaya tanık olundu. Bunun nedeni demokrasinin çocukluk hastalıkları ve DP iktidarının güç zehirlenmesidir. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 öncesinde ise sol sağ çatışması, terör ve siyasal cinayetlerle karşılaşıyoruz. Her iki darbeden önce insanlarımız gözyaşı ve kan dolu bir süreç yaşadılar.

***

Darbelerin ikinci koşulu ise ekonomik çöküntü ve kargaşadır. Ekonomik çöküntünün simgesi ise darbelerden önce sahneye konan develüasyonlardır. Yani Türk lirasının yabancı paralara karşı değerinin düşürülmesidir. Bu emekçi sınıflar, kamu görevlileri, esnaf ve köylüler için yaşam koşullarının ağır ve çekilmez olması anlamına gelir. Duruma bir göz atalım:

7 Eylül 1946 günü iktidar, 1 ABD doları karşılığı 1.13 olan Türk lirasını %116 artışla 2.83 liraya yükselterek önemli bir develüasyon gerçekleştirmiştir. Sonucu 1950 seçimlerinde CHP’nin ağır bir yenilgisi olmuştur.

4 Ağustos 1958’de Demokrat Parti (DP) Hükümeti 1 ABD doları karşılığı 2.86 olan lirayı 9 lira gibi bir yüksek orana yükseltmişti. Bu 27 Mayıs 1960’ın ayak sesleriydi!

10 Ağustos 1970 günü Adalet Partisi (AP) Hükümeti 1 doların karşılığı 9 lirayı 15 liraya çıkarmıştı. Bu da 12 Mart 1971 darbesine davetiye çıkartmak olarak yorumlanmıştı.

***

Süleyman Demirel azınlık Hükümeti, ekonomisini Başbakanlığa ve Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) başına getirdiği Özal’a teslim etmişti. Fredman adlı ekonomistin dünyaya yayılan neo liberalizm teorisinin Türkiye temsilcisi Turgut Özal bu modeli ünlü 24 Ocak 1980 kararlarıyla açıklamıştı. Tarım ürünlerine yapılan her türlü destek kalkıyor, KİT ürünlerine ise çok büyük oranlarda zamlar yapılıyor ve 1 doların karşılığı 47 liradan 70 liraya çıkarılıyordu. Olacakları Bülent Ecevit tahmin etmişti: “Bu ekonomik model parlamenter sistemle yürümez!” Nitekim dokuz ay geçmeden 12 Eylül faşizmi Türkiye’nin başına belâ olmuştu.

27 Mayıs’ın 12 Mart ve 12 Eylül’den farkına gelince… 12 Mart ve 12 Eylül’de ülkedeki terör ve anarşinin dış kaynaklı olduğu bugün tartışılmaz biçimde kanıtlanmıştır. Sonra da akademisyen kimliğine bürünen CİA ajanlarının yazdığı makale ve kitaplar, CİA Türkiye istasyon şeflerinin marifetleri, sıkıyönetim mahkemelerinde ortaya çıkan MİT’in kışkırtıcı elemanları… Komünist Bulgaristan’dan gelen kaçak silahların hem sol hem de sağdaki illegal örgütlere dağıtılması… Örnekleri çoğaltmak olası.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ordu hiyerarşisi ve komuta zinciri içinde gerçekleşmiştir. Bu darbelerin ABD etkisinde yapıldığı gerçeği bugün yadsınamamaktadır. Yunanistan ve Güney Amerika’daki darbe modellerine tıpa tıp uygundur. Yunanistan’daki darbenin adı “Promete Plânı”, Türkiye’deki de “Bayrak Harekâtı”dır! Ama 27 Mayıs 1960 komuta zinciri olmadan, tam tersine bu zincir kırılarak sahneye konmuştur. 12 Mart ve 12 Eylül arkasında ABD emperyalizmi vardır. Bu darbelerin başında NATO paşaları vardır! Ama bugüne değin 27 Mayıs’la ilgili böyle bir kanıt bulunamamıştır. İleri sürülen yakıştırma savlar söylenti ve dedikodudan ibarettir.

27 Mayıs’la diğer darbelerin farkı bu nedenle büyüktür. Örnekler bu savımı doğruluyor. 27 Mayıs ülkemize dünyada örneği az olan mükemmel bir eseri, 1961 Anayasasını armağan etmiştir. İşçilerin Avrupa’da yüzyıl süren kanlı mücadelelerle elde ettikleri grev, toplu sözleşme ve sendikal haklara ülkemiz emekçileri bu Anayasa ile sahip olmuşlardır. İlk kez bir Anayasada kooperatifçilik, yargı güvencesi, Anayasa Mahkemesi, üniversite özerkliği, bağımsız radyo gibi çağdaş kurumlara tanık olunmuştur.

***

Kültürel, sosyal ve ekonomik anlamda Türkiye’ye kısmen de olsa legal solu 27 Mayıs tanıtmıştır. Her dizesi yasak olan ve okuyanların hapse tıkıldığı Nazım Hikmet şiirleri 27 Mayıs’tan sonra gün ışığına çıkmıştır. 27 Mayıs’ta iktidara gelen Milli Birlik Komitesi üyelerinden Haydar Tunçkanat yazdığı “İkili Anlaşmaların İçyüzü” kitabıyla ABD emperyalizminin ülkemizdeki örgütlenmesini deşifre etmiştir.

27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’ün ortak yanları, her üçünde de hukuk cinayetleri işlenmesidir. 27 Mayıs’ın ünlü Yassıada mahkemeleri 1961 Anayasası gibi örnek bir görüntüyü lekelemiştir! 12 Mart ve 12 Eylül Sıkıyönetim Mahkemeleri ise tam bir felâketti! Mamak, metris ve Diyarbakır askerî cezaevleri ise işkencenin, gözyaşının ve kanın simgesi olmuşlardır. Buralardaki uygulamalar insanlığın yok olduğu vahşetin ve canavarlığın ortaya çıktığı utanç verici örneklerdir.

***

Hemen ilâve etmezsem çok büyük bir yanlışın içine düşerim. Uzun yıllar süren AKP-FETÖ ortaklığı sonunda yapılan 12 Eylül 2010 referandumu da en az bu darbeler kadar felâkete yol açmıştır. Meczup Fethullah Gülen Pensilvanya’dan verdiği fetvada mezardakilerin bile bu yeni Anayasa’ya “Evet” demelerini istiyordu. Kabul edilen değişikliklerle yargı ve emniyet FETÖ terör örgütüne teslim edildi. Hala yargıçlara, subay astsubaylara, polislere yapılan operasyonlara tanık oluyoruz. O kadar büyük sızma olmuş ki, bir türlü ayıklanamıyorlar. Demem o ki, Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Askerî Casusluk davalarının Yassıada davalarından farkı yoktur. Hatta bu davalarındaki eski deyimle zayiat çok daha fazladır. FETÖ davalarında cinayet, intihar, dağılan aileler, kanserden ölen yurtseverler tarihimize kara bir leke ile çoktan geçtiler bile…

***

Son olarak bugünlerde siyasal söyleme egemen olan darbe fetişizmine değinmek istiyorum. Bu darbe söylemi, kuşkusu o kadar ileri gitti ki, sahipleri bu kavramı sulandırdıklarından habersizler. Darbe kavramının dehşeti, yaratacağı kötülükler anlamlarını yitiriyor; farkında değiller!

Tabii “darbeci” nitelemeleri de ilginç. Müthiş bir çifte standart var. En çok darbeden söz açan partinin kurucusu Alparslan Türkeş 29 Mayıs 1960 günü darbeyi anons eden sözcüydü. Daha sonra ihtilâlin kudretli albayı olarak nitelendi.

24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal aynı yıl yapılan faşist 12 Eylül darbesini yapan cunta tarafından ekonominin başına getirildi. Şimdi ona demokrasi kahramanı muamelesi yapılıyor!

***

Sonuç olarak her darbe veya askerî harekâtı aynı kefeye koymanın yanlış olduğunu düşünüyorum. 27 Mayıs elbette 12 Mart ve 12 Eylül’le aynı değildir. Portekiz’de “Karanfil Darbesi” olmasaydı oraya demokrasi gelmeyecekti; Salazar diktatörlüğü sürüp gidecekti.

20. yüzyılda darbeler sadece askerler tarafından yapılmadı. Seçimle gelen Hitler ve Mussolini dünyaya çok büyük savaş ve felâket yaşattılar. Galiba 21. Yüzyılda askerî vesayet kavramı sivil vesayetle el değiştiriyor. Günümüzde çeşitli ülkelerde gördüğümüz örnekler bunu kanıtlıyor. Artık askeri darbelerin modası geçti. Şimdiki tehlike seçimle gelenlerin gitmemek için antidemokratik yöntemlere başvurması!

Yazdır   Önceki sayfa   Sayfa başına git  
YORUMLAR
 Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 

Bu haber henüz yorumlanmamış...

FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
Mehmet KARABEL
Mehmet KARABEL
Dil yarası!
Harun ÖZDEMİR
Harun ÖZDEMİR
Faiz/Riba mümkün mü?
Tayfun MARO
Tayfun MARO
Kapitalizmin cinnet eşiği
Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI
Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI
Diyabet, yoksulluk ile bağlantılı değil mi?
Kemal ANADOL
Kemal ANADOL
Yaprak dökümü...
Rifat ÖZER
Rifat ÖZER
Karşıyaka çizgileri
Neşe ÖNEN
Neşe ÖNEN
Mutlu anılar
Muhittin AKBEL
Muhittin AKBEL
'Direnç'le kazanılan bir ödül!
Ayda ÖZEREN
Ayda ÖZEREN
Sizin Derdiniz ne?
Filiz SEZER
Filiz SEZER
Göğe bakma durağında krizler tarihi
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
GAZETE EGE'DE SONSÖZ
KünyeKünye İletişimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri
Maxiva