Ulusal Futbol Takımımız, taaaa 'Alaman Harbi'nden yakın dostumuz Panzerler'in yani Alman Ulusallar'ın lütfu ile güç bela Play Off'a kapağı attı.
Kaderin garip bir cilvesi; bir dönem 'vatan haini' ilan ettiğimiz Mesut Özil'in gol perdesini klasına yakışır bir vuruşla açıp, bir de güzel bir gol pası vererek Belçika'yı yıkan adam olmasıydı. Vatan haini Mesut babasının memleketi Türkiye'ye play off hakkını altın tepside sunarken, manşetlerde de çoktan yerini almıştı.
İşimize gelmediğimiz de 'hain' ilan ettiğimiz, işimize geldiğinde ise, söylenenleri unutup, müthiş bir çıkarcılıkla, 'utanmadan' 'ay – yıldızlı' forma giydirdiğimiz Mesut önceki uyruğunu, babasının ülkesini düşünerek mi 'kıyak' geçmişti?
Orasını Tanrı ile kendi bilir. Ama bize kalırsa Mesut kendi ulusal görevini yerine getiriyordu. Prim, jeep, helikopter felan beklemeden… 57 yıldır rakibine yenilmeyen Almanya'nın bu ünvanını yere düşürmemek için sahadaydı. Üstelik takımı 10 maçta 30 puanlık zaferle finale adını yazdıran tek takım olacaktı.
Almanlar bunun için oynarken biz de bu müthiş performanstan sebeplenip, bir gazetede yer aldığı gibi 'Play Ohh' dedik.
50 bin kişilik Türk Telekom Arena'da, Türkiye'nin kader maçında; bayan ve çocuk beleşçilere karşın, topu topu 30 bin seyirci vardı. Almanlar'ın prestij maçında ise Düselldorf'un 54 bin kişilik Esprit Arenası'nda ise ekrandan gördüğümüz kadar fazlaca boş yer yoktu.
Almanlar kendileri için bu iki unvandan başka hiçbir anlam taşımayan maçta son dakikalara dek o ünlü Alman disiplini ile savaşım verdi. Bir anlık gafletle yedikleri o tek gole kahroldu.
Biz ise 'olmak ya da olmamak' futbol savaşımında yine kabus gibi bir maç çıkardık. Yine de FIFA Klasmanı'nda 25. sırada bulunan Ulusal Takım'ın 112. sıradaki Azerbaycan'ı tek golle yenmesinin coşkusunu (!) yaşadık.
Yayıncı kuruluşun, 'ne zaman gol olacağını' sezmesiyle ünlü yorumcusu bir maç önce kulaklığı atıp, Türkiye'nin kötü futboluna sinirlenmiş ve yorumu yarıda bırakıp, yayını terk edip gitmişti.
Aynı yorumcu bir gün önce, '8-0'lık İngiltere hezimetinde sende sahadaydın. Neden o zaman oynamadın? Şimdi aslan yürekli Ulusallar'a hakaret ediyorsun?' diye; eski anchorman, yeni futbol uleması bir başka 'otör' tarafından köşesinde yerden yere vurulmuştu.
Yorumcu, şimdi Ulusallar'dan son derece memnundu. Ama kendisini 25'inci Türkiye'nin, elemede hiçbir iddiası bulunmayan 112'nci Azerbaycan karşısında son yarım saati nasıl geçireceğinin tasası tutmuştu. Her şey stres kaynağıydı bizim için.
Almanya'nın hemen iki gol bulması Ulusallar'ı tanımsız bir baskı altına sokmuştu!..
Her şeyi, herkesten iyi bilmesi ile ünlenen ve sürekli gündem yaratmasıyla ünlenen yorumcuların yeni adresi olan 'akça pakça' bir kanalda, ünlü bir teknik adamın, eski futbolcu kardeşi, yorumcu maçtan önce buyurmuştu;
- Almanya'da istihbarat birimlerinde çalışan, futbol menajerliği yapan birçok dostum var. Bu kişilerle görüştüm. Alman Milli Takım futbolcularının Türkiye maçı gecesi Reina'da sabahlamalarının ardından telefonlarım çalmaya başladı; 'Almanya, Belçika Milli Takımı'na yatar kardeşim, aslan gibi de maçı verirler' … Kardeş yorumcuya eski gol kralı sormuştu:
- Neden?'
- Avrupa Birliği'ne Türkiye'yi almıyorlar, bizi sevmiyorlar. Türkler Almanya'yı adeta istila etti. Irkçı Alman nesli geliyor. Bunlar Türkleri kabul etmiyor, istemiyor…
Ulusallar'ı bu baskı sararken, onlar da bunun ardından yeni tiyatroda nasıl bir replik uyduracaklarının derdine düşmüşlerdi.
Neyse ki asıl otorite bu işe karşı çıkmıştı.
Maçta dakikalar akıp gidiyordu. 58 dakika kenarda bekleyen 'ulusal şahin'imiz, ceza sahasına 40 küsur orta gönderip havasını alan diğer Ulusal arkadaşlarının yapamadığını yaptı. Diyar diyar dolaşıp Beşiktaş, Fenerbahçe, Manisa, Eskişehir derken, Trabzon'da anca keşfebebildiğimiz yegane gol umudumuz, 'yılmayan' ulusalımızın önüne topu armut gibi indirdi. Ona da o özgün savaşçılığıyla eski adıyla 'meşin yuvarlağı' önüne alıp, kaleye yollamak kaldı.
Yolladı yollamasına da, keşke atmaz olsaydı! Maçın yorumcusuna göre şimdi de Ulusalları galibiyeti korumanın stresi sardı. 30 dakika şimdi nasıl geçecekti?
Bir de sarı kart sınırındaki 9 futbolcunun fire vermeden maçı bitirip sağ salim Play Off'a taşınması sorunsalı vardı. Yorumcu neredeyse yine kulaklığını bırakıp, bir çırpıda dördüncü hakemin yanına seğirtecek, Hiddink'e işi bırakmadan 17 numaralı tabelayı kaldırıverecekti.
Yorumcu kenarda bu denli endişelenirken, sahadaki ulusalımızın umurunda bile değildi. O topu elle önüne alıp, düdükten sonra, ikinci kez fileleri havalandırıyordu. Neyse ki Rasmussen 'önce düdüğü çalmıştım' deyip buz gibi kartı es geçiyordu.
Bir maç önce Hollandalı hocasına fırçayı atıp, soyunma odasına giden 24 milyonluk en ünlü ulusalımız sahada gezinirken, kaçırdığı en uygun fırsatların ardından özgün bir şekilde sadace acı acı sırıtıyordu.
Bu arenaya onun boşluğunu doldurmak için transfer edilen İsveçli mütevazi Ulusal ise o sıralarda çok uzaklarda bir başka sahada ulusal forması için yırtınıyordu.
1924 yılında olimpiyatlardan bu yana Hollanda'yı ulusal sınavda bir kez olsun yenemeyen kuzeylilerin tarihi zaferinin her golünde ismen değil, cismen onun imzası vardı. Atamıyordu, ama üçünü de attırıyordu.
Ulusal maçın sonu ise ayrı bir alemdi. Her gün şike soruşturmasını takip etmekten, özel savcıya dönüşen yayıncı kuruluşun araştırmacı muhabiri iş başındaydı. 30 puanlı Almanya'nın ardında ulusal takımı Play Off'a taşıyan, dünyanın kabul ettiği ama, bizim ulusun bir türlü kabullenemediği farklı ulustan hocayı bir güzel sorguya çekiyordu, 'bunları sormak zorundayım' diyerek…
Araştırmacı röportajcı bir an önce söylettirip reytingi patlatmak istiyordu:
'Play Off'a kaldık ama bırakıyorum'
İşi şakaya vuran ihtiyar kurt esprili yanıtlar veriyordu, ama muhabirin umurunda değildi.
O da bakıyordu ki bu traji komedyanın onu gelmeyecek, yanıtlıyordu.
'Belki de doğru yerde yanlış kişiyim'
Kim bilir ulusal gecenin en doğru tanımlaması buydu belki de.
Seversiniz, sevmezsiniz, teknik adamlığına inanıp, inanmazsınız ama belki de bir ulusal görevi böylesine farklı bir konuma büründürenlere söylemişti bunu Ulusal Hoca…
Belki de nezaketinden söyleyememişti.
Yerler doğruydu ama kişiler yanlıştı.