Ozan EKİZ / EGEDESONSÖZ – İzmir Ticaret Odası (İZTO) Şubat Ayı Olağan Meclis Toplantısı gerçekleştirildi. Meclisi İZTO Meclis Başkanı Selami Özpoyraz yönetti.
Meclis başlamadan önce meclis üyelerine Şubat ayı faaliyetlerine dair sinevizyon gösterisi yapıldı.
Sinevizyon gösterisinin ardından İZTO Yönetim Kurulu Başkanı Mahmut Özgener meclis konuşmasını gerçekleştirdi.
‘SELANİK SEFERLERİNİN SÜRDÜRÜLEBİLİR OLMASI İÇİN LİMAN VE GÜMRÜK SÜREÇLERİ OPERASYONEL SÜREÇTE İYİLEŞTİRİLMELİ’
İzmir ile Selanik arasında başlatılan ro-ro gemi seferlerine değinerek konuşmasına başlayan Özgener, “Öncelikle; İzmir Limanı ile Selanik Limanı arasında Ro-Ro seferleri konusunda yeni bir adım atılmasını memnuniyetle karşılıyoruz. İki dost liman arasında seferlerin başlatılması sadece iki ülke arasındaki ticaret ve lojistik bağlarını güçlendirmekle kalmayacak, ayrıca İzmir üzerinden denizyolu ile başlayarak Selanik’e ve devamında Avrupa’ya ulaşan entegre bir taşımacılık olanağı da sunacak. Bir diğer faydası ise; karşılıklı turizm işbirliklerinin geliştirilmesine de zemin oluşturacak. Daha önce de bu konu pek çok kez gündeme gelmiş, son olarak 2022 yılında İzmir ile Selanik arasında seferlerin başlatılmasına yönelik Oda olarak yoğun çalışmalarda bulunmuştuk. O dönemde, haftada 3 kez olacak şekilde seferlere başlanmış, ancak her iki ülkeden ilgili paydaşlarla birlikte bir tanıtım stratejisi oluşturulamaması, liman ve gümrük süreçlerindeki zorlukların giderilememesi ve bu hattın sürdürülebilirliğini destekleyecek teşvik ve sübvansiyon gibi adımların eksikliği nedeniyle uygulama aşamasında maalesef başarılı olunamamıştı. Seferlerin sürdürülebilir olması için en önemli iki konuyu; transit süre ve maliyet hesabı olarak değerlendiriyoruz. Önceki tecrübemizde yaşanan olumsuzluklar giderilerek, hem İzmir hem de Selanik’te liman ve gümrük süreçlerinin operasyonel olarak iyileştirilmesi ve doğru bir plan çerçevesinde teknik konuların eksiksiz hayata geçirilmesiyle, seferlerin kentimiz ve ülkemiz ekonomisi için büyük kazanç olacağına inanıyorum” dedi.
‘EKONOMİK GÜÇ, POLİTİK GÜÇTÜR’
Özgener, küresel ekonomide yaşanan yeni gelişmelere değinerek, “Küresel ekonomide yeni bir dönemin içinden geçiyoruz. Bu; çok taraflı iş birliğinden stratejik rekabete geçildiği, ekonominin yalnızca büyüme aracı değil, aynı zamanda bir güç ve politika enstrümanı haline geldiği bir süreç. Verimlilik odaklı küreselleşmeden güvenlik odaklı parçalanmaya doğru ilerleyen bu yeni yapı; büyüme potansiyelini zayıflatmakta, maliyet şoklarını kalıcılaştırmakta ve fiyat istikrarını daha oynak hale getirmekte. Küresel koordinasyon zayıflarken, gelişmekte olan ülkeler üzerindeki baskı; finansman maliyetlerinin kalıcı olarak yükselmesi ve ticarette rekabetin daha sert hale gelmesine neden oluyor. Bu gelişmeler paralelinde, ülkemiz ekonomisinde yaklaşık 31 aydır devam eden dezenflasyon programını mercek altına almak istiyorum. Mevcut ekonomik göstergeler çerçevesinde, enflasyon düşüş eğiliminde; ancak henüz arzu edilen seviyelerde değil. Bununla birlikte, Merkez Bankası hedeflerinin üzerinde kalmaya da devam ediyor. Bu tablo, para politikasındaki sıkı duruşun sürdürülmesini gerekli kılmakla birlikte, finansal koşulların reel sektör üzerindeki baskısını artırmakta ve özellikle üretim, yatırım ve istihdam kararlarını zorlaştırmakta. İş dünyamızın bu süreçte dile getirdiği kaygıların son derece anlaşılır ve haklı olduğunu özellikle ifade etmek istiyorum” ifadelerini kullandı.
SANAYİDE KAPASİTE RİSKİ
Merkez Bankası hedefleri üzerinden enflasyon rakamlarını sanayicilerin yaşadığı sorunlar üzerinden değerlendiren Özgener, “Merkez Bankası, 12 Şubat’ta açıkladığı 2026 yılı ilk Enflasyon Raporu’nda; yıl sonu enflasyon tahmin aralığını %15–21 olarak güncelledi. Kira artış hızındaki yavaşlama, eğitim ücretlerindeki düzenlemeler ve petrol fiyat beklentilerindeki iyileşme olumlu unsurlar olarak değerlendirilmekle birlikte, kısa vadede yüksek aylık enflasyon riskinin sürdüğünü görüyoruz. Ancak bugün kamuoyunda önemli bir tartışma yaşandığını da görüyoruz. Dezenflasyon programının süresine ve finansal sıkılığın sanayi üzerinde etkilerine ilişkin yapılan değerlendirmelerin, özellikle üretim cephesinde ciddi bir karşılık bulduğunu gözlemliyoruz. Sanayimizin kapasite kaybına uğrayabileceğine yönelik endişelerin gerçekçi bir zemini olduğunu düşünüyor ve bu kaygıları biz de paylaşıyoruz. Gerçekten de sanayi sektörümüzde; finansmana erişim zorluğu, yüksek işletme sermayesi ihtiyacı, reel kur baskısı, iç talep daralması ve kapasite kullanım oranlarında dalgalanma gibi ciddi sıkıntılar yaşandığını görüyoruz. Özellikle emek yoğun ve KOBİ ağırlıklı sektörlerde bu baskı daha belirgin hissedilmekte. Ancak burada teknik olarak altını çizmemiz gereken önemli bir husus olduğunu vurgulamak istiyorum. Enflasyonu kalıcı biçimde düşürmeden, sanayide yaşanan sıkıntıların sürdürülebilir şekilde çözülmesi mümkün gözükmüyor. Her zaman söylediğim gibi, bu bir sarmal: Yüksek ve oynak enflasyon fiyatlama düzenini bozar. Uzun vadeli yatırım kararlarını zorlaştırır. Reel faizi sağlıklı hesaplamayı imkânsız hale getirir. Kaynaklar üretime değil, finansal kazanç (arbitraj) arayışına yönelir. Sonuç olarak; sağlıklı rekabet yerine maliyet baskısıyla oluşan adaletsiz fiyatlamalar ortaya çıkar. Bu sarmaldan çıkışın tek yolu da “enflasyonun kalıcı biçimde düşürmek” dedi.
‘SARMALIN BAŞLANGICI: GEVŞEK PARA POLİTİKASI’
Geçmiş dönemdeki para politikalarına değinen Özgener, “Bu sarmalı ilk başta tetikleyen unsur geçmiş dönemde uygulanan gevşek para politikaları oldu. Herkesi aynı anda ve koşulsuz destekleyen genişlemeci politikalar; kısa vadede rahatlama sağlasa da orta vadede fiyat istikrarını bozarak hem yatırım ortamını hem de gelir dağılımını daha kırılgan hale getirdi. Dolayısıyla çözüm, sanayinin içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulmak için “enflasyon programından vazgeçmek” olmamalıdır. Ancak; ikinci bir teknik gerçeği de göz ardı edemeyiz: Makro düzeyde ülkemiz ekonomisinin toplam rekabetçilik göstergelerinde dramatik bir çöküş olmasa bile, bazı sektörlerin kalıcı biçimde sistem dışına çıkmasına izin verilmesi; uzun vadede kapasite kaybına, tedarik zinciri kırılmalarına, nitelikli işgücü kaybına ve bölgesel ekonomik zayıflamaya yol açabilir. Sanayi yapısı bir kez dağıldığında, onu yeniden inşa etmenin maliyetinin çok daha yüksek olacağını öngörüyoruz. Bu nedenle politika çerçevemizin iki ayaklı olması gerektiğine inanıyoruz. Birincisi; makro tarafta fiyat istikrarına kararlı ve tutarlı biçimde devam etmek. İkincisi de; enflasyonun tahminlerden daha yavaş düştüğü bu geçiş sürecinde, belirli sektörlerin, bölgelerin ve gelir gruplarının maruz kaldığı uyum maliyetlerinin eşitsiz dağılımını; akılcı ve hedef odaklı mikro politikalarla hafifletmek. Unutulmamalıdır ki istihdamı korumanın yolu her koşulda sanayi ve tarımda üretim gücünü korumaktan geçiyor. Bu mikro politikaların; verimlilik şartına bağlı kredi destekleri, dijitalleşme ve otomasyon yatırımlarına öncelikli finansman, ihracatçıya yönelik seçici Eximbank kapasite artışı, bölgesel kümelenme destekleri, işgücüne yeniden beceri kazandırma programları şeklinde kurgulanmasının daha efektif olacağı kanaatindeyiz” diye konuştu.
İHRACATTA ZORLAŞAN DENKLEM
Ülke ekonomisinin rekabet piyasasında yaşadığı sorunlara dair açıklamalarda bulunan Özgener, “Dezenflasyon programının 31. ayında, enflasyonu düşürme hedefinden vazgeçmeden; sektör ve bölgeler arasında farklılaşan maliyet etkilerinin önemini somut biçimde ortaya koyan ve İzmir’i yakından ilgilendiren iki güncel örnek vermek istiyorum, izninizle. Bildiğiniz gibi dış ticaret cephesinde rekabet daha da sertleşmekte. Reel kur gelişmeleri, özellikle Çin ve Hindistan karşısındaki konumumuzu yakından etkiliyor. Merkez Bankası’nın son analizine göre; Türkiye ile ‘ürün-ülke-pazar’ bazında ihracatta en fazla benzerlik gösteren ve 2023 yılında 100 milyar doların üzerinde ihracat gerçekleştiren ilk 10 ülkenin 8’i Avrupa Birliği ülkesi; diğer ikisi ise Çin ve Hindistan. Merkez Bankası çalışmaları, 2025 yılındaki parite hareketleri değerlendirildiğinde; Türk Lirası’nın Euro karşısında reel değer kaybı nedeniyle Avrupa Birliği’ne karşı kur kaynaklı belirgin bir rekabet baskısı oluşmadığını gösteriyor. Zaten TL’nin Euro karşısındaki değer kazanmasının ihracat üzerindeki etkisinin de, yine daha önceki Merkez Bankası analizlerine göre sınırlı olduğunu değerlendiriliyor. Bölgesel analiz sonuçlarına göre, reel kurdaki %10’luk bir değerlenme Avrupa Birliği ihracatını yaklaşık %0,3 (282 milyon dolar) düşürmekte. Fakat aynı durumun Çin ve Hindistan için geçerli olmadığı ortada. 2025 yılında Türk Lirası, her iki ülkenin para birimine karşı değerlenirken, çalışmanın can alıcı noktası; Çin’e karşı reel kurda yaşanan değerlenmenin ihracatımız üzerinde Avrupa Birliği ülkelerine kıyasla daha fazla doğrudan baskı oluşturması. Çin’e karşı reel kurda %10’luk bir değerlenme, ihracatı yaklaşık %0,5 oranında, bir diğer ifadeyle 1,2 milyar Amerikan Doları azaltmakta. Hindistan’ın da dahil olduğu Avrupa Birliği dışı ülkeler olarak baktığımızda bu oran %0,56’ya kadar çıkıyor. Merkez Bankası bu analizi, Çin’e karşı reel döviz kurundaki değişimlerin Türkiye’nin ihracatı üzerinde istatistiki olarak anlamlı, ancak sınırlı bir etkisi bulunduğu şeklinde yorumluyor” dedi.
İHRACATTA YENİ BASKI MERKEZİ: ASYA
Hindistan ile Avrupa Birliği arasında imzalanan Serbest Ticaret Antlaşmasına değinen Özgener, “Fakat bize göre bu sonuçlar; son dönemdeki serbest ticaret anlaşmalarıyla birlikte Asya kaynaklı dış rekabetin, Türkiye ihracatı açısından ne kadar kritik olduğunu da ortaya koyuyor.Hindistan ile Avrupa Birliği arasında imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması bu perspektifle birleşince, iş dünyamız için ciddi bir rekabet alanı olduğu anlaşılıyor. İhracat benzerlik endeksimizin yüksek olduğu bir ülkenin Avrupa Birliği ile imzaladığı anlaşmanın, ihracatta rekabet ettiğimiz sektörler açısından yapısal kırılmalara yol açabileceğini öngörüyoruz. Tekstil, otomotiv yan sanayi, kimya, makine ve plastik gibi sektörlerde ülkemiz açısından baskının artma ihtimali söz konusu. Hâlihazırda baskı altında olan emek yoğun sektörlerde, kur baskısına ek olarak Hindistan rekabetinin boyutu da büyüyebilir. Bu nedenle, iş dünyası ve ekonomi diplomasisi el ele vererek tüm gücümüzle Türkiye’nin ortak üye olarak anlaşmalardan doğan haklarının korunması ve olası ticaret kayıplarının önlenmesi için mücadele etmeliyiz” diye konuştu.
İZMİR’DE İHRACATIN ZAYIFLAYAN HALKALARI
İhracat rakamları üzerinden İzmir verilerini anlatan Özgener, “Dikkatinizi çekmek isterim ki; bu sektörler İzmir ihracatının da önemli bileşenleri. Bu dönemde kur baskısının ihracatta temel belirleyici olmadığı sonucuna varmak, genel ortalama rakamlarla kanıtlanabilir olmakla birlikte, bazı sektörler açısından bunu savunmak mümkün değil. Dezenflasyon programının etkileri, rekabet ettiğimiz ülkeler ve ürün grupları itibarıyla birbirinden çok farklı şekilde ortaya çıkıyor. İzmir ihracatında makine, plastik, motorlu kara taşıtları ve demir-çelik sektörleri güçlü görünümünü korurken; tekstil, hazır giyim ve metal eşyalar gibi emek yoğun sektörlerde finansman ve maliyet baskısının daha belirgin hale geldiğini ve bu sektörlerin ihracatının düşmekte olduğunu görüyoruz” dedi.
‘İZMİR’DE YAŞAM MALİYETİ ORTALAMANIN ÇOK ÜZERİNDE’
İzmir’deki yaşam maliyetlerine dair verilere değinen Özgener, “Bu programın etkilerinin ekonomide genelleştirilmesinin ne kadar zor olduğunu gösteren ikinci örneğini; “Bölgesel Satınalma Gücü Paritesi” verileri üzerinden açıklamak istiyorum. Son verilere göre; hizmet sektörünün ağırlığı ve fiyat katılığı nedeniyle yaşam maliyetinin büyük şehirlerde, büyük şehirler arasında da İzmir’de, ülke ortalamasının üzerinde seyrediyor. TÜİK’in 2024 yılı verilerine baktığımızda; İzmir’de genel tüketim harcamalarının fiyat düzey endeksi ülke ortalamamızın %10 üzerinde. Lokanta ve oteller grubunda ülkemizin en pahalı ili konumundayız. Konut ve eğitim harcamalarında da üst sıralarda yer alıyoruz. Başta genel tüketim harcamaları olmak üzere, ortalamanın üzerindeki fiyat düzeyi maliyetlerin de ülke genelinde farklılaşmasına neden oluyor. Satınalma gücü paritesindeki ayrışma, işgücü maliyetlerinden başlayarak diğer tüm maliyet kalemlerine kadar geniş bir alana sirayet ediyor. Sektörel yoğunluk nedeniyle, kur etkisi ve rekabet edilen ülke baskısı daha yüksek hissediliyor. Buna ek olarak; maliyetlerde Türkiye geneline göre daha yüksek fiyatlara maruz kalınması da, genel ortalama verilerden yola çıkarak politika yapmanın ötesine geçmemiz gerektiğini gösteriyor” diye konuştu.
‘EKONOMİNİN GÜCÜNÜ ARTTIRMAK İÇİN MİKRO POLİTİKA ÜRETİLMESİ GEREKİR’
Ekonomide mikro politikanın öneminin altını çizen Özgener, şunları söyledi:
Ülkemiz ekonomisinin gücünü artırmak için, enflasyonun düşürülmesine çalışmaya devam etmek kadar; uzun süren programın farklılaşan etkilerini azaltmak amacıyla acilen daha fazla mikro politika üretilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu politikaların ana hedefinin sıkıntıda olan tüm şirketleri yüzdürmek değil; uzun vadeli büyüme ve rekabet artışına yol açmak amacıyla verimlilik artışı, dijitalleşme, ihracat finansmanına erişim ve teknoloji yatırımlarının öncelikli olması gerektiğini düşünüyoruz. Yeni küresel düzende ekonomik dayanıklılığın; yalnızca para politikasıyla değil, aynı zamanda maliye politikası, yapısal reformlar, ticaret diplomasisi ve bölgesel kalkınma politikalarının eşgüdümü ile sağlanabileceğine inanıyoruz. Desteklenmesinin önemli olduğunu düşündüğümüz politika önceliklerini tekrar sizlerle paylaşmak istiyorum: Enflasyon kalıcı biçimde tek haneye yaklaşana kadar öngörülebilir para politikası duruşunun sürdürülmesi ve bu yönde politika iletişiminin güçlendirilmesi ile beklenti yönetiminin iyileştirilmesi. Kamu maliyesinde harcama kompozisyonunun verimlilik ve üretken yatırımlara yönlendirilmesi. Bankacılık sisteminde kredi tahsis kalitesinin güçlendirilmesi ve kredi büyümesinin üretken sektörlere yönlendirilmesi. İşgücü piyasasında beceri uyumsuzluğunu azaltacak reformların hayata geçirilmesi, kadın ve genç istihdamını artırıcı düzenlemeler yapılması. Dijitalleşme ve otomasyon yatırımlarının hızlandırılması, KOBİ’lerin teknolojiye erişimini artıracak mekanizmalar oluşturulması ve tabii ki en önemlisi Gümrük Birliği’nin modernizasyonu ve yüksek katma değerli üretime geçişi destekleyen sanayi politikaları. Enflasyonu düşürme kararlılığından taviz vermeden; sektörel, bölgesel ve gelir gruplarına özgü farklılaşan etkileri azaltacak mikro politikaların hızla devreye alınması gerektiği fikrindeyim. Bu çerçevede özellikle üç alanda adım atılmasının önemli olduğunu düşünüyoruz.





