nedenini sorgulamadan süregelen (alışıldık/alışılmadık) birşeyler yaptınız mı, hiç?..’¶
neden yaptığınızı, ne işe yarayacağını ya da yarayıp yaramayacağını düşünmeden;
tamamen içgüdüsel olarak bir şeylere kaptırdınız mı, hiç kendinizi?..
vapurdayım!.. camın dışına değil içine bakan tarafa, dikkatimi çeken sese doğru yöneliyorum. çaprazımdaki kadın, hararetle yanındaki kadına; oğlunun sokaktan topladığı; ona anlamsız, çocuğuna da ne anlama geldiğini sormadığını düşündüğüm, şeyler üzerine yüksek sesle tepkisini anlatıyordu...
benim, neden diye sormadan, sorgulamadan, ne işe yarayacaklarını bilemediğim/düşünmediğim şeyler olmuştur, yaptığım. şanslıydım ki, ilkokul mezunu olmalarına rağmen, ne annem ne de babam hiçbirine saçma/vakit kaybı gibi yaklaşarak, engel olmaya çalışmadılar. belki de, beni güzel sanatlar fakültesinin yoluna taşıyan, hiçbirimizin bilinçli yaklaşımıyla olmasa da, bu olabilir diye düşünüyorum!..
yıllardır ne içindir, neye yarayacak diye hiç sormadığım, pek de paylaşmadığım bir dünyanın içinde;
neredeyse 16 senedir yazıyorum. eskiden, güzel sanatlar fakültesi mezunu olmanın gururuyla da olsa gerek, "yazamadığım için çiziyorum!.." diyordum etrafa. sonrasında, çizemediğim için mi?.. duygularımı ifade etmekte, çizgilerim eksik kaldığı için mi?.. çizgilerimi bütünlediği için mi, hala bilemediğim bir biçimde, yazıyorum!.. 16 yıl önce, fransız kültür'ün bahçesindeki, (cafe la cream di, sanırım?) o minicik cafe'de, elimden düşmeyen eskiz kalemimden, ansızın adisyon kağıdının üzerine düşen kelimelerin, şaşkınlığı ile başladı herşey!.. o güne kadar, hiç yazmamış olmamın şaşkınlığı. tamamen içgüdüsel... tamamen doğal bir refleksti. gözün seğirmesi gibi, ruhum belki de, o zaman, ilk kez seğirmişti!..
arasıra tebbessüm içinde okuduğum, sevgiliye yazılmış naifçe bir-iki cümleydi, şimdiye hatırası kalan...
yıllardır ne içindir, neye yarayacak diye hiç sormadığım, evime gelen arakadaşlarımın kimi zaman hayretle kimi zaman da hayranlıkla bazen de dalga geçerek kurcaladıkları; doğadan topladığım, taş ve doğal ahşap kolleksiyonum (minik) var diyebilirim. eve gelenlerin, bu çöpleri niye topluyorsun sorularına, hep omuz silkerek ve gülerek "bilmem!" diye yanıt verdim. gerçekten, yakın zamanlara kadar, niye topladığımı hiç bilmedim. yine içgüdüsel!.. hatta her seferinde, bedia'nın "-bunları atsak ne güzel olur... hiçbir işe deyaramıyorlar, tozlarını almaktan başka!.. bir gün eve geldiğinde bunları bulamayacaksın" serzenişlerine rağmen "-atarsan, ben de seni aşağı atarım" tehdidiyle, her seferinde; vazgeçmeyeceğimi belirttim.bedia (evdeki yardımcım) aslında haksız değildi, özel bir koruyucuları olmadığı için, taşların ve tahtaların tozunu almak, deliye postaki saydırmak gibi birşeydi. problem; delinin ben, postaki sayanın da, o olması idi!.. nafile, ne yapabilirdim ki; karşı konulamaz bir biçimde, içimden geliyordu!..
beni büyüleyen, sizleri de şaşırtacağını düşündüğüm bir tanesini, sizlerle paylaşmak istiyorum!.. rodin'in yontup, benim için karaburun sahiline bıraktığını düşündüğüm (gerçekten :)) bir ayak!..

doğru orantısı ve detayları ile benim için olağandışı birşey, bu ayak!.. "karaburun bana ayak mı, yapıyor?" diye düşündürecek kadar... görmek için baktığım bu sahilde, ne aradığımı bilmeden bakışlarımı çakıl taşların üzerinde sektiriyordum ki; o mu beni gördü ilk, ben mi onu gördüm bilemiyorum?istanbul, atlı köşk'teki rodin sergisini izlerken ki kadar, heyecanlandığımı itiraf etmeliyim; bu görme anında!.. böyle anlarda, sanat eğitimi almış biri olarak hep şunu düşünmüşümdür; doğa kadar yaratıcı mıyız?yoksa, yaptıklarımızın hepsi birer reprodüksiyondan mı ibaret?..

insan bilerek ya da bilemeyerek, bir şekilde kendini anlamaya ve anlatmaya çalışmıyor mu? bazen bir çizi(karikatür) bazen bir hareket(dans) bazen bir nota(müzik) bazen bir cümle(edebiyat) hatta bazen bir taş parçası(heykel) yardımcı değil mi, algılamayı besleyen/destekleyen!..

geçen yıl, istanbul film festivalindeki bir filme, dansçı bir arkadaşımla birlikte gitmiştik. çok sevdiğim, emek sinemasında!..sinemanın fuayesinde, filmin başlamasını beklerken; arkadaşımın arkadaşı olan (ismi lazım değil) iki ünlü yanımıza gelmişti. ikisi de tiyatro ve bale geçmişlerini arkada bırakıp, artık (benim izlemek istemediğim) televizyon dizilerinin başrol oyuncusu olmuşlardı. tam karşımda durup göz temasından kaçınan, bu iki ünlü insan uyumu, arkadaşım için çekilen ve yayınlanan bir belgesel üzerine konuşmaya başladılar. (ki, arkadaşımla tanışma nedenimiz de bu belgesel idi.) gözleri başka yerlerde, "-eee, nasıl gitti belgeselin çekimleri?.." diye sordu, geçmişin dansçısı kadın. arkadaşım, belgeseldeki kendini anlatmaktan hoşlanmayan insanların utangaçlığı ve sıkılganlığındaki aynı ruh haliyle, "-çok zor oldu, benim için" dedi. "-yapmaaaaa, dans etmekten daha zor olamaz ya!.." diyerek, kendine de pay çıkaran bir tonla itiraz etti, geçmişin dansçısı kadın! konuşmak dansetmekten
nasıl daha zor olabilirdi, ki (!) karşısındaki kişinin çoğunlukla dansta ifade bulmuş duygularını ve düşüncelerini, o an ifade etmekte güçlük çektiğini farketmeden, içeriye gireceklerini söyleyip, selamsız bandosuz girdikleri sahnelerinden aynı şekilde ayrıldılar.
onları hayli yadırgamış, arkadaşımın gözlerindeki ifadeyi görünce de üzülmüştüm. ağzımdan "seni anlıyorum!" diyen, kontrolsüz bir ses çıktı. sesim, düşünce hızımın önüne geçmişti!.. "çünkü, konuşabilsen belki de dans edemeyecektin! belki dans etmesen, yazı yazacaktın! ya da, yazı yazamasan belki de çizecektin" dedim. gözlerimiz, birbirimizi anlıyor olmanın huzuruna teslim oldu...
onu, sahnede beden diliyle yazdığı şiirlerini ne zaman izlesem; algılama biçimlerini ifade etmek için, dansı araç olarak kullanmasına, hep şükran ve hayranlık duymuşumdur!.. en az; bedri rahmi, abidin dino, fikret mualla, tezer özlü, inci aral ve fırat neziroğlu'na duyduğum hayranlık kadar!..
işte sırf bu yüzden, etrafımızda gördüğümüz, bizden farklı şeylerle ilgilenen(kabul görmüş/görmemiş), uğraşan, biriktiren, ....vb. insanları ve özellikle çocukları hoşgörüyle karşılayalım, lütfen!.. unutmayın ki, herkesin kendini ifade etme ya da edememe şekli kendine özeldir. bu "-gözün niye mavi?" diye sormak kadar, saçma gelir bana!.. topladığı, çıkardığı, böldüğü, çarptığı şeyleri düşündüren / hissettiren her ne ise; zamana bırakmak... buna niçin ihtiyaç duyduğunu, kişi kendi çözene kadar ve bırakana veya bitirene kadar, izin vermek gerektiğine inanıyorum.
ne zaman, yeryüzünde bir insanın parmak izi, bir başka insanın parmak izine tıpatıp oturduğunda, farklılıkları reddetme zamanımız, belki artık gelmiştir diye düşüneceğim!..
Fotoğraflar: Aykut Uslutekin