EGEDESONSÖZ - Türkiye'nin en önemli tarım merkezlerinden biri olarak kabul edilen Küçük Menderes Havzası, bu kez çevresel sorunları ortaya koyan kapsamlı bir bilimsel raporla gündeme geldi. Jeoloji Yüksek Mühendisi Dr. Eşref Atabey tarafından hazırlanan "Küçük Menderes Havzası (İzmir-Aydın) Özellikleri, Jeolojisi, Flora ve Faunası, Su Potansiyeli, Antropojenik Etkiler Raporu", bölgenin doğal zenginliklerinin son yıllarda artan insan baskısı nedeniyle ciddi risk altında olduğunu ortaya koydu.
Raporda, iklim değişikliğinin etkileri, kontrolsüz su kullanımı, madencilik faaliyetleri, tarımsal kimyasallar, sanayi tesisleri ve enerji yatırımlarının birlikte değerlendirildiğinde havzanın geleceği açısından önemli tehditler oluşturduğu belirtiliyor.
Yaklaşık 703 bin hektarlık alana yayılan Küçük Menderes Havzası; Bayındır, Beydağ, Kiraz, Menderes, Ödemiş, Selçuk, Tire ve Torbalı'nın yanı sıra Aydın'ın Kuşadası ilçesini de kapsıyor. Bölgede 832 bin 329 kişi yaşıyor. Havza, incirden zeytine, pamuktan mısıra, yem bitkilerinden sebzeciliğe kadar çok sayıda tarımsal üretimin gerçekleştirildiği Türkiye'nin stratejik üretim alanları arasında gösteriliyor.
Raporda, Küçük Menderes Nehri'nin Bozdağlar'dan doğarak yaklaşık 174 kilometre boyunca havzayı beslediği, bölgedeki tarımsal üretimin büyük bölümünün bu nehir ve yer altı su kaynaklarına bağlı olduğu vurgulandı. Ancak son yıllarda hem iklim değişikliği hem de artan su tüketimi nedeniyle su kaynakları üzerindeki baskının giderek arttığı ifade edildi.
HAVZANIN BİYOLOJİK ZENGİNLİĞİ TEHLİKE ALTINDA
Rapora göre Küçük Menderes Havzası yalnızca tarımsal üretim açısından değil, biyolojik çeşitlilik bakımından da Türkiye'nin öne çıkan bölgeleri arasında yer alıyor. Bozdağlar ve çevresindeki dağlık kesimlerde yaklaşık 110 endemik bitki taksonu bulunuyor. Bu türlerin önemli kısmı yalnızca bu coğrafyada yetişiyor. Acı Şahin Otu, Tire Çanı, Bozdağ Yayla Çayı, Bozdağ Kum Otu ve Kiraz Çiğdemi gibi birçok türün yaşam alanlarının madencilik faaliyetleri, yol açma çalışmaları ve arazi kullanımındaki değişikliklerden olumsuz etkilendiği belirtiliyor.
Raporda ayrıca Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı'nın Avrupa'nın biyolojik açıdan en değerli alanlarından biri olduğuna dikkat çekildi. Bölgede 800'den fazla bitki türü bulunduğu, bunların 30'unun endemik olduğu ve bu nedenle Avrupa Konseyi tarafından "Flora Biyogenetik Rezerv Alanı" ilan edildiği aktarıldı.
SU KAYNAKLARINDA ENDİŞE VEREN TABLO
Raporda en kapsamlı değerlendirmeler su kaynaklarına ilişkin yapıldı. Küçük Menderes Havzası'nın yıllık yer altı suyu potansiyeli 508 hektometreküp olarak hesaplanırken, mevcut su kalitesinin önemli ölçüde bozulduğu belirtildi.
Havzada bulunan 42 yer altı suyu kütlesinin 31'inin kötü durumda olduğu ifade edilirken, yalnızca 11 su kütlesinin iyi durumda olduğu kaydedildi. Yer altı sularında nitrat, arsenik, cıva, antimon, demir, bor, amonyum ve elektriksel iletkenlik değerlerinin çevresel hedefleri karşılamadığı tespit edildi.
Yüzey sularında da tablo farklı değil. Havzada bulunan 56 yüzey suyu kütlesinin yalnızca küçük bir bölümünün iyi durumda olduğu, 21 su kütlesinin "kötü", 6'sının ise "zayıf" durumda bulunduğu ifade edildi. Özellikle azot ve fosfor yükünün artmasının sucul yaşam üzerinde ciddi baskı oluşturduğu kaydedildi.
AĞIR METALLER TARIM TOPRAKLARINA KARIŞIYOR
Raporun en çarpıcı bölümlerinden biri ise yıllardır terk edilmiş maden sahalarının halen çevreyi kirletmeye devam ettiğini ortaya koyması oldu. Beydağ Halıköy'deki eski cıva madeninden çıkan asit maden drenaj sularının dere yatakları aracılığıyla tarım alanlarına ulaştığı belirtilirken, yapılan analizlerde arsenik, demir, mangan ve sülfat değerlerinin birçok noktada sınır değerleri aştığı kaydedildi. Ağır metallerin yalnızca yüzey sularını değil yer altı sularını da kirlettiği ifade edildi.
Ödemiş Türkönü'ndeki terk edilmiş cıva madeninde ise durumun daha da vahim olduğu belirtildi. Raporda bazı su örneklerinde arsenik miktarının Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği sınır değerin yaklaşık 5 bin 300 katı olarak ölçüldüğü, dere yataklarında cıva birikimi tespit edildiği ve çevrede kuş ölümlerinin gözlendiği aktarıldı.
Ödemiş Emirler Mahallesi'ndeki antimon madeni için de benzer uyarılar yer aldı. Asit maden drenajının incir bahçeleri ile üzüm bağlarına zarar verdiği, toprak verimliliğini düşürdüğü ve bölge halkının yaz aylarında zehirlenme vakaları yaşandığını ifade ettiği belirtildi.
MADENCİLİK VE ENERJİ YATIRIMLARI BASKIYI ARTIRIYOR
Raporda yalnızca geçmişten kalan maden sahalarının değil, devam eden yatırımların da havza üzerinde baskı oluşturduğu vurgulandı.
İzmir sınırları içerisinde havzada "ÇED Gerekli Değildir" kararı verilen 14 madencilik projesi bulunduğu belirtilirken, toplam 18 enerji projesinin faaliyet gösterdiği ifade edildi. Bunların 13'ünü güneş enerji santrali, 4'ünü rüzgar enerji santrali, 1'ini ise jeotermal enerji santrali oluşturuyor. Raporda bu yatırımların doğal alanlar üzerindeki etkilerinin bütüncül şekilde değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı.
TARIMSAL KİRLİLİK DE BÜYÜYOR
Raporda tarımsal üretimin bölge ekonomisi açısından vazgeçilmez olduğu belirtilirken, yoğun kimyasal kullanımının su ve toprak kalitesini olumsuz etkilediği ifade edildi.
İzmir'de 2022 yılında yaklaşık 41 bin 693 ton ticari gübre ile 1.640 ton bitki koruma ürünü kullanıldığı belirtilirken, bunların önemli bölümünün Küçük Menderes Havzası'nda tüketildiği kaydedildi. Raporda özellikle nitrat kirliliğinin hem yüzey hem de yer altı sularında önemli bir sorun haline geldiği vurgulandı.
"TÜRKİYE SU FAKİRİ OLMA YOLUNDA"
Raporun sonuç bölümünde ise Türkiye'nin giderek derinleşen su krizine dikkat çekildi.
Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarının 1.273 metreküpe gerilediği belirtilirken, Türkiye'nin su stresi yaşayan ülkeler arasında yer aldığı ifade edildi. Raporda, mevcut su kaynaklarının hem iklim değişikliği hem de madencilik, sanayi ve tarımsal faaliyetler nedeniyle kirlenmeye devam etmesi halinde gelecekte çok daha ciddi sorunlarla karşılaşılacağı uyarısı yapıldı.
Raporda ayrıca, Küçük Menderes Havzası gibi stratejik tarım alanlarının yalnızca ekonomik açıdan değil, gıda güvenliği, biyolojik çeşitlilik ve içme suyu kaynaklarının korunması açısından da büyük önem taşıdığı belirtilerek, havzada yürütülecek tüm faaliyetlerin çevresel etkilerinin bütüncül bir anlayışla değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı.