Bazen birileri ile tanıştığınızda heyecanlandır mısınız? Ben heyecanlanırım. Yeni kişiler, bana yeni ufuklar açar. Yeni duyduğum bilgiler, beni daha araştırmacı kılar. Duyduklarım, gördüklerim beni zenginleştirir. Bunları paylaşmaya olan özlemim, beni yerinde duramayan yaramaz bir çocuğa dönüştürür. Daha çok öğrenmek isterim. Atila Ege ve eşi Nihal Hanım ile bugünkü tanışmam sırasında duyduklarım da beni oradan-buraya sürükledi götürdü.
Atila Ege, 'Unesco' Türkiye Milli Komisyonu- Somut Kültürel Miras İhtisas Komitesi Üyesi. Eşi Nihal Hanım ise 'Dünya Mirası Gezginler Derneği' Üyesi. Her ikisi ile iki saat süren bir sohbet toplantısında öğrendiğim bilgiler, benim gelecek yaşamımda yapmak istediklerimle örtüştü birden. Onlarca proje kafamda canlandı.Hayalini kurduğum ortamlar su yüzüne çıktı, mekan buldu.
Atila Bey'in: 'Sen kimsin?' sorusuyla başlamıştı sohbetimiz. Aborjinler de kabilenin bir üyesinin, kabile reisine gelerek 'ben, terzi olacağım' diye başladığı hikaye ile devam etmişti. Merak içinde bu kabile üyesinin ne yapmak istediğini öğrenmek istemiştim.. Kelimeleri dikkatle seçen Atila Bey, benim de konu ile ilgilendiğimi fark ederek devam etti. Kabile üyesini herkes kutlamıştı ve adam yıllar boyu terzilik yapmıştı. Sonunda bir gün tekrardan kabile reisinin yanına gelerek 'artık ben usta terzi oldum' demişti. Hayatını avcılıkla, toplayıcılıkla geçiren Avusturalya'nın, Güneydoğu Asya'dan gelen yerlilerinin bu 'olgunlaşma'zamanı, diğer kabile üyeleri arasında sevinçle, coşkuyla karşılanıyordu. Terzinin usta olduktan sonra 'ismi' de değişiyordu. Atila Bey, bu hikayeyi anlattıktan sonra bize toplum olarak her zaman 'Sen,şu'sun' dediler. Hiçbir zaman bizde 'ben, buyum' diyemedik diye serzenişte bulundu. Uzun bir zaman kendisine bir 'sıfat' arayan Atila Bey, önemli olan meselenin aslında kişinin kendisine verdiği isim değil, toplumun onu ne ölçüde o sıfatla kabul ettiğidir diyordu. Hemen arkasından da: 'kendini bilmek ve tanımak çok zor'. Bu noktada kendini keşfetmek bu yolun başlangıç anahtarıdır diyerek sözlerini tamamlamıştı.
Yaklaşık dünyada 130 ülkeyi gören ve 'ben bir gezen kişiyim' ifadesini kullanan Atila Bey'in sözleri beni derinden düşündürdü. Heyecan ile bu noktadan sonra nereye gideceğimizi tahmin etmeye çalıştım. Hayatına UNESCO nasıl girmişti? Nasıl tanışmıştı Kültür Miraslarımız ile?'

Atila Bey'in bu keşif serüveni aslında bugünlere dayanmıyordu. 11 yaşında Edremit'in Güre Çayı'nı boydan boya yürüyerek geçtiğinde fark etmişti hayatında neyin önemli-neyin önemsiz olduğunu. Coğrafya'ya olan merakı, doğaya olan merakı ile bütünleşmişti ve zenginleşmişti. Doğa'nın 'EN'lerini görme düşüncesi onu Şili'de Mapuçe yerlilerinin yaşadığı Ant dağlarına götürdüğünde, İsviçreli bir çift ile tanışmalarına vesile olmuştu. Bu çift, onlara Unesco'nun 'Dünya Mirasları'ile ilgili projesinden bahsetmişti. Ve hayat işte o noktada yeniden başlamıştı Atila Bey için.. Bu yerleri gezdikçe-gördükçe, burada yaşayan insanların 'turizm' ile tanışmasıyla hayatlarında nelerin değiştiğine tanıklık etmişti.
Gezdiği yerleri, çevresindeki kişilere anlatıyordu, daha çok kişinin bu konuda bilgilenmesini sağlamak amacıyla da geziler düzenlemeye başlamıştı. İnsanları bilinçlendirmeye çalışmak onu bir sivil toplum örgütü aracılığı ile daha fazla kişiye ulaşmak için farklı bir zemin hazırladı. Artık bir 'dernek' kurma zamanı gelmişti. Bu derneğin kuruluş amacı öncelikle, Türkiye'de kültür mirası olarak kabul edilen ve edilebilecek yerler için neler yapabiliriz sorusuna yanıt aramaktı. Unesco- Türkiye Milli Komisyonu Başkanı Prof.Dr. Öcal Oğuz ile yolları kesinceye kadar da bu amaç bu şekilde devam etti. Birden derneğin 'misyonu'nu değiştirme kararı aldı. Kültür mirasımız olan yerleri 'korumanın ve bulmanın' ötesinde bir göreve daha talip oldular. Bu da; mirası 'sürdürecek' olan kişilere yani' gençlere' ulaşma kararı oldu. İlköğretim okullarından, liselere kadar bütün okulları gezmeye başladılar. Eğitimler veriyorlar. Sertifikalar dağıtıyorlardı…

İlk yıllarda 3500 sonraki yıllarda 6500 derken gelecek senenin hedefini 20 000 öğrenciye çıkardılar. 100 evden 1'i bu konuşmaya değer verirse, Türkiye'de çok şeyler değişecek diyorlardı. Hani 'kelebek etkisi' misali..

Don Kişot'un 'yel değirmenlerine' saldırması, ya da bir kişinin 'yıldızlara dokunmaya' çalışması gibi, karı-kocanın bu mücadelesi 'vatanımıza bir borcumuz var' düşüncesi ile yıllardır aynı heyecan ile sürüyordu. Çünkü biliyorlardı ki, Türk halkının en büyük eksikliği: 'sahip olduğu değerlerin' farkında olmamalarıydı. Atila Bey, pek çok kişi Türkiye'de Çanakkale'deki 'Truva Antik Kent'in, Pamukkale'deki 'Travertenler'in 'Dünya mirası- kültürel ve doğal varlıklar' olduğunu bilmiyor diyordu. Atila Bey, eğitim ve sertifika verdiği her öğrenciye bir söz verdiriyordu: 'dünya mirasını koruyacaklarına' dair. Onları 'Dünya Mirasının Koruyucuları' ilan ederek, yaşam boyu da onları göreve davet ediyordu.

Atila Bey, sizinle tanıştıktan ve bu hikayeleri duyduktan sonra ben de 'koruyuculuk' görevini üstlenmek istediğimi size bildirmek istiyorum. Şu anda ders verdiğim yaklaşık 1200 öğrencim var. 100 öğrencime bu mirasımızın önemini anlatabilirsem, onlar da Türkiye'de doğa ve kültür miraslarımızı koruyacaklar ve dünyaya pazarlayacaklardır. Bu kararım aslında 'ben, kimim ?' soruna da bir yanıttır. Yıllar içinde geçen eğitim ve öğretim hayatımın da bir sonucudur. Aynı 'Aborjin yerlilerinde' kendini 'usta' ilan 'terzi' gibi… Ben de size söz veriyorum ki; Türkiye'de yaşayan her öğrencim, kültür ve doğa varlıklarımızın 'koruyucuları' olacaklardır. Teşekkürler size ve eşinize, bir 'vatandaş' olarak ülkemize katkıda bulunduğunuz için…