12 Eylül ’‘de yapılacak referanduma ilişkin tartışmalar bir hayli kızışmış görünüyor. Bu tartışmaların içinde beklide en ilgi çekenlerinden birisi AKP İzmir İl Başkanı’’nın CHP’’ nin faşist bir parti olduğu ile ilgili söylemleri oldu.
Bildiğiniz gibi faşist sıfatı üzerinden yapılan genellemeler ülkemizde son yıllarda moda haline geldi. Önce İzmir ve İzmir’’de yaşayanlar ’“mütareke medyası’”nın vuvuzelaları tarafından faşist ilan edildi. Şimdi de tarih bilincinden yoksun eleştirilerle cumhuriyet’’in en köklü partisi ve Türk siyasal yaşamının amiral gemisi CHP; bu mesnetsiz yakıştırmalara konu olmaya başladı. Bu kadar az okunan, yılda sekiz kişiye toplam bir kitap düşen ve kulaktan dolma bilgilerle hayatın içinde yer tutan, metrekareye düşen ’“etkili’” ve ’“yetkili’”(!)lerin sayısının günden güne arttığı Türkiye’’de doğru bir tartışma zemini aramanın beyhude bir çaba olduğunu biliyorum ama yine de şu faşist sıfatı ve Türkiye yakın tarihini bir siyasal kavram olarak faşizm üzerinden okumaya çalışan öznellik kokan genellemeleri değerlendirmek gerektiği düşüncesindeyim.
Öncelikle nedir Faşizm?Etimolojik olarak Roma İmparatorluğu döneminde devlet iktidarının bir simgesi olan ve rejim muhafızları tarafından taşınan ’“fasces’” adı verilen küçük baltalardan esinlenerek üretilen faşizm, bir siyasal kavram olarak finans-kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının terörcü diktatörlüğü olarak tanımlanır. Bireyin devlet denilen kutsal özne içinde erimesini ve kendisini devlete feda etmesini öngören faşizm, özellikle kapitalist dünyanın bunalım dönemlerinde tekelci sermaye tarafından desteklenmiş ve bir iktidar dili olarak kullanılmıştır.
Peki CHP’’nin tek parti dönemi uygulamalarını faşistlikle nitelemek ne derece doğrudur?CHP’’nin kurulduğu dönemde Avrupa’’da hakim olan totaliter tek parti yönetimleriyle ideolojik ve eylemsel olarak bir bağı ya da benzerliği var mıdır?CHP’’nin 1923’’den 1946’’ya kadar sınıf mücadelesi ve toplumsal yapıdaki sınıf temelli ayrışmalar yerine solidarist yani dayanışmacı mesleksel temsilini yani korporatizmini faşist korporatizmle eş tutmak doğru ve tutarlı bir yaklaşım mıdır?
İsterseniz şu herkesin diline pelesenk olan korporatizmden başlayalım. Latince ’“beden ’“anlamına gelen ’“corpus’” sözcüğünden üretilen bir siyasal kavram olarak korporatizm aslında ekonomik, siyasal ve kültürel alanın mesleki guruplar ve korporasyonlar esasına göre yeniden düzenlenmesinden başka bir şey değildir. Kapitalist toplumda ortaya çıkan sınıf mücadeleleri ve toplumsal çatışmaya bir reddiyeyi tutum olarak benimseyen ve değişik meslek guruplarının çıkarlarını bir üst-yapı kurumu olan devletin çıkarlarıyla örtüştürmek isteyen bu yaklaşımın bizdeki fikir babası II. Meşrutiyet döneminin ünlü ideologlarından Ziya Gökalp’’dir. Evet; CHP 1923’–1946 yılları arasında sınıf temelli bir ideolojik tutum yerine halkçılık ilkesiyle mesleki temsil anlayışını öne çıkarmıştır ama aynı dönemde İtalya ve Almanya’’da uygulama alanına konulan korporatist-faşist pratiklerle bunun ne ilgisi vardır?Nitekim partinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’’ün kendi yaşam pratiği ve liderlik özellikleri her zaman bu yaklaşımın karşısında olmuş, hatta 1930’’larda parti genel sekreterliği görevini üstlenen Recep Peker’’in CHP’’yi totaliter tek parti yönetimlerine çekmek için ortaya koyduğu uğraşlar özellikle Atatürk’’ün kendisi tarafından engellenmiştir. Anımsatmaya bile gerek yok ki 1924 Terakkiperver Fırka ve 1930’’un başındaki güdümlü de olsa Serbest Fırka denemeleri Türkiye’’deki rejimin hedefinin parlamenter demokrasi olduğunu kanıtlamaktadır.
CHP’’nin kuruluş sürecinde devlet kuran bir siyasal örgüt olması ve modern Türkiye Cumhuriyeti’’nin bütün kurucu aktörlerinin askeri- sivil bürokrasi başta olmak üzere parti bünyesi içinde temsil edilmesi onu tek başına faşist yapmaya yeter mi?Bir devlet kuruculuğu misyonunun doğal uzantıları olarak niteleyebileceğimiz ve 1950’’den sonra tamamen farklılaşan ve merkezden çevreye doğru yayılan bir siyasal örgüt olarak CHP; 1950’’den içinde bulunduğumuz ana kadar geçen 60 yıl boyunca milliyetçi ve muhafazakar merkez-sağ iktidarlarına karşı demokrasi cephesinin aktörlerinden birisi olmuştur.1950’’nin sonunda 1961 Anayasası’’nın ruhunu oluşturan ’“ilk hedefler beyannamesi’”, 1960’’larda ’“ortanın solu’” , 1970’’lerin başında ’“Bağımsız Türkiye ’“ ve ’“bu düzen değişmeli’” ’“ne ezen ne ezilen insanca hakça bir düzen’” söylemleri CHP’’yi sosyal demokrasinin evrensel ilkeleriyle buluşturma çabalarıydı. Hemen belirteyim ki anılan yıllar; statükocu merkez sağ ve muhafazakar iktidar yapılarının soğuk savaş konsepti içinde Türkiye’’de ki bütün toplumsal muhalefeti ezmeye çalıştığı, milliyetçi cephe hükümetleriyle toplumu bir cepheleşmeye ve kamplaşmaya götürdükleri bir süreçti.
Şimdi bütün bunlar ortadayken CHP’’ye faşist demek nereden çıkıyor?Bu ülkenin demokratları, ilericileri, devrimcileri özgürlük mücadelesi yaparken Türkiye’’de ki oligarşik yapının stepnesi olan bu zihniyet ve bu zihniyetin şimdiki taşıyıcıları demokrat mı oluyorlar’… Güya 12 Eylül’’le hesaplaşacaklarmış’… 12 Mart’’ta, 12 Eylül’’de o güzel insanlar işkencehanelerde bedel öderlerken sizler nerelerdeydiniz?Nerde olduğunuzu siz bilmiyorsanız ben söyleyeyim. 12 Eylül faşist rejiminin açtığı İmam Hatip Okulları’’nda, kuran kurslarında, yine 12 Eylül rejimi tarafından desteklenen cemaatlerinizde mürit olmak için sıraya girmiştiniz! 17 yaşında ki Erdal Eren ve birçok genç cuntanın mahkemelerinde yok yere idama gönderilirken sizler, el ele vermiş askeri rejimin sizin için bahşetmiş olduğu nimetlerden yararlanmanın telaşına düşmüştünüz. Zira 12 Eylül rejimi toplumsal muhalefetin önünü kesmek için sizi bir dalgakıran olarak görüyordu. Bu nedenle sizi askeri darbe rejimi besledi ve büyüttü. Hani bugünlerde o dilinizden düşürmediğiniz vesayet rejimi var ya, aslında tamda o vesayet rejimi tarafından yaratıldınız ve Türkiye oligarşisinin vasiliğine ve statükonun gece bekçiliğine talip oldunuz.

Sonuç olarak Türkiye’’de devlet ve devlet algısı üzerinden düşündüğümüz bütün kurumlar yeniden dizayn ediliyor. Küresel sermaye ve onun ülke içinde ki ortakları ile uluslar arası aktörler ülkemizde ki iç ve dış politikanın artık temel belirleyicisi olmuştur. Dolayısıyla, bizim gibi ülkelerde ekonomilerin militarizasyonu gibi nedenlerle askeri darbelere artık ihtiyaç duymuyorlar. Çünkü bu işi siyaseten üstlenmiş politik aktörler var netekim’… O nedenle Türkiye’’nin silahlı kuvvetleri, yargısı, hukuk düzeni, ekonomisi, medyası yeniden dizayn ediliyor. Ve bütün bu işler; demokrasi görüntüsü altında bir yanılsamayla yapılıyor. Bu yanılsamanın toplumsal belleğe kazınması için her akşam onlarca televizyon kanalında aynı konular aynı insanlar tarafından hem de müthiş bir üslup kirlenmesiyle bıkmadan, usanmadan sözüm ona tartıştırılıyor. YAŞ krizi, HSYK krizi Anayasa Mahkemesi krizi gibi adlarla günlerce, saatlerce süren tartışmalarda bu büyük oyunun medyada ki aktörleri üzerlerine düşen görevi layıkıyla yerine getiriyorlar’…

Yani işin özü şu: Türkiye’’de devlet ve devleti kontrol eden güçler değişiyor. Bu değişim; Türkiye’’ye demokrasi mi yoksa ’“teokratik faşizm’” mi getirecek onu ilerleyen süreçte hep birlikte göreceğiz.