Gazeteciliğimizin ilk dönemleriydi o güzel yıllar. Ya da üniversite yıllarımız. Pek iyi anımsamıyorum. Bir ucundan yakalamıştık. Bir kaç kez de dost meclisinde bir arada olma şansını yakalamıştık.
Ama onu uzaktan, dinlediklerimizle, duyduklarımızla, çok az da yaşadıklarımızla tanıdık. Çoğu genç futbolseverin bildiği gibi Arda Turan'ın formasını giydiği, Florya'nın önünde heykeli bulunan Galatasaraylı bir gol makinesinden ibaret değildi Metin Oktay.
Ne üç sezon arka arkaya attığı 33- 36 ve 38 gol. Yıllardır kırılamayan rekorları, maç başına 1.6 gol ortalaması, ne Palermo macerası, ne de ağları yırtan golü. Hiç biri onun insanlığından, adamlığından, delikanlılığından öte geçemedi, onu farklı yüzüyle tanıyanların nezdinde.
O topu üç direğin arasından geçirmedeki insan üstü hünerlerinin ötesinde olağanüstü bir kişilik, granit gibi sağlam bir karakter, yumuşacık bir yufka yürek, neler yaşarsa yaşasın, sonuçlarının ne olacağını bile bile kendi yaşama biçiminden, kendi değerlerinden, kendi yargılarından asla ödün vermeyen müthiş güçlü bir kişilik, o aslında bir İzmir fenomeniydi.
İzmir'de Karşıyaka Çifte fırınlar da doğmuş, Soğukkuyu ve Alsancak İlkokulu'na gitmiş, Darağacı sokaklarında bir lastik topun peşinden koşturmuş, İnönü Lisesi ve Mithatpaşa Mobilya Bölümü'nde ders görmüştü.
Çok sevdiği Sait Altınordu'nun forma numarasını taşıyan 8 sırt no'su ile Damlacık'ta başladığı efsane futbol yaşamını, Adnan Süvari'nin Yün Mensucatı'ndan gol krallığı tacını ilk kez taktığı İzmirspor'a taşırken, ününü de İzmir sınırları dışına taşırmış. Galatasaray'a transfer olmuştu. İzmir değerini kaptırmanın pişmanlığıyla o zamanların büyük servetini önüne dökmüş İzmirspor yönetimi tam 30 bin lirayı masanın üstüne koymuş. O İzmir özlemine karşın büyüdüğü Metin Oktay olduğu sarı kırmızılı renkleri satmamak adına, elinin tersiyle itmişti. Bu karar Oya Sarı ile yaptığı ilk evliliğini de bitirmişti.
Evet, o bir İzmir fenomeniydi. Ama ben hep İzmir olarak onu yeterince sahiplenmediğimizi düşünür üzülürüm. Neden Florya'daki heykelden bir tane de İzmir'in en işlek meydanlarından birinden bize bakıp da da 'Abiii' diye sessiz bir çığlık atmaz ki? Neden İzmirspor 'a da bir heykeli dikilmez ki? Ya da Darağacı'nda onun koşup oynadığı her gün önünden geçtiğim sokaklar, neden onun anılarına değil de yıkık duvarlar arasında bir hurda deposuna ev sahipliği yapar ki?
Ben bunları düşünürken sosyal paylaşımdan değerli meslektaşlarım Sedat Kaya ile, Oğuz Örnek ve Hakan Güray'ın Metin Oktay'la ilgili anıları düştü önüme.
Oya Hanım'la evlilik maceralarını ışıklar içinde yatsın Ceyhan Ağabeyim'den (Ceyhan Gür) çok dinledim.
Bu eşsiz anıları da sevgili müdürüm Sedat Kaya'dan, can dostlarım Oğuz Örnek'ten ve Hakan Güray'dan defalarca dinlemiştim.
Karşıyaka Çifte fırınlarda doğan, Darağacı'nda büyüyen, Damlacık'ta parlayan bu İzmirüstü İzmir insanını, bizim çileli meslekte, bir futbol yorumcusu olarak, kalem oynattığı yıllardaki görüntüsüyle yansıtan bu anıları salt 'arkadaşlarımın arkadaşları' ile değil, onların affına sığınarak sizlerle paylaşmayı düşündüm. Bundan tam 10 yıl önce 13 Eylül 1991'de yağmurlu bir İstanbul gününde, İzmir'den uzakta Bizans sokaklarında yitirdiğimiz Metin Abimizi, bir İzmirli olarak anmak adına…
Sedat Kaya anlatıyor:
'80'li yılların ikinci yarısıydı. Metin Oktay, Güneş'te yorumcuydu. Biz de (ben, Sedat Kaya, Atilla Sertel, Halil Hüner ve Hakan Güray) Güneş'in İzmir Bürosu'nda çalışıyorduk. Bir hafta sonu İzmir'de, herhalde Galatasaray ile bir İzmir takımının maçı sonrası Metin Abi gazeteye, maç yazısını yazdırmaya geldi. Binanın ikinci katında spor ile istihbarat yan yanaydı. Spor servisinde Metin Abi anlatıyor, Hakan yazıyordu. Biz diğer dördümüz de istihbarat kısmında dışarıya yaptığımız bir dergi için uğraşıyorduk. Metin Abi'nin işi bittiğinde saat de 23:00'ü bulmuştu sanırım. Yanımıza gelip o saatte orada ne yaptığımızı sordu. Anlattık, bu işin maaşlarımıza bir katkı olduğunu söyledik. Gözleri doldu... 'Daha ne kadar buradasınız?' dedi, 'Sabaha kadar' dedik. Gitti... Aradan bir saat geçti geçmedi, derinlerden bir çalgı sesi geldi ikinci kata. Kulak kabarttık... Ses giderek arttı, arttı, arttı... Katın kapısı açıldı... İçeriye önce elinde yuvarlak koca tepsi ile bir garson, sonra bir garson daha, sonra bir garson daha, ardından bir kemancı, bir klarnetçi, bir darbukacı, bir kanuncu, en son da Metin Oktay girdi. Bizim ve o saatte orada kim varsa herkesin, aç karnına çalışmamıza ya da sadece o saatte çalışıyor olmamıza dayanamamış, hem karnımızı hem de ruhumuzu doyurmak istemişti. O gece Metin Abi'nin ısmarladığı kebapları, rakı ve müzisyenler eşliğinde hep birlikte yedikten sonra değil o sabaha, sonraki üç sabaha kadar yetecek güç ve moral depolamıştık. Ruhu şad olsun, nur içinde yatsın.
***
Bir tane daha… Metin Abi'nin yetiştiği futbol sahasını su basmıştı... Ben de şişme bir bot bularak, Metin Abi'yle 'Sahada sandal sefası' diye bir haber yapmayı planlamıştım… Botu bulduk, Metin Abi'yle birlikte bindik, ben kürek çekerken, kenarda Mustafa Yurt da deklanşöre basıyordu...O anda Metin Abi elindeki sigarayı şişme bota söndürmez mi?.. Bot bir anda su almaya başladı, batıyoruz..Neyse ki, kola kuvvet, küreklerle sığ bir yere ulaşmayı başardık. Ertesi gün o haber Güneş Gazetesi'nde 'Sahada Sandal Sefası' diye manşet oldu.
***
Bir başka anı... Tanju Çolak gol kralı olduğunda kendisini Güneş Gazetesi İzmir bürosunda Metin Abi'yle buluşturup, Metin Abi'nin tacını Tanju'ya taktırmıştık. Haberi yaptıktan sonra taç spor servisinde kalmıştı. Aradan yıllar geçti, Metin Abi'yi kaybettik, Güneş Gazetesi kapandı... Bir gün gazetenin karşısındaki lokantada kebapların arasında Metin abinin o tarihi tacını gördüm ve 'Bu ne arıyor sizde?' diye çıkıştım. Şu anda adını hatırlayamadığım lokantanın sahibi de 'Abi Güneş Gazetesinden alacağımız vardı, hacze gitti, bu taç oradaydı, onu da aldık' demez mi?.. O günlerde Kanal 6 televizyonunda çalışıyorum. Hemen 'Metin Oktay'ın tacı köfteci dükkanına düştü' diye bir haber yaptım... İki gün sonra Alp Yalman İzmir'e gelerek tacı almıştı... O tarihi taç şimdi Galatasaray müzesinde.
***
Hakan Güray'dan bir anı:
Metin Ağabey ile Denizli seyahatlerimiz çok renkli geçmişti hep... Bir tanesinde şoförümüz rahmetli Şenol ağabey ile Spor Bakanı'nın toplantısına gittik. Gidiş son derece sakindi. İşimizi bitirip akşamüstü yola koyulduk. Metin Abi çantasını açtı ve 2 şişe Bourbon çıkardı ve arkada oturan bana dönerek, ''Bak abi bu iki şişe İzmir'e kalmadan bitecek'' dedi. Sanki ruhumu teslim ediyordum o an...''Abi'' dedim. ''Ben rakıdan başka bir şey içemiyorum. Beni bağışla lütfen'' dedim.
Metin abi içmeye başladı. Ara ara dönüp ''Hadi abi sıra sende'' diyordu. Ben her seferinde sıyırmıştım ve Nazilli'ye ulaştığımızda aniden arkasını dönüp 1 şişe içkiyi başımdan aşağı boca etti. Neye uğradığımı şaşırdım. Sanki hiçbir şey olmamış gibi içmeye devam etti. Ortaklar'a geldiğimizde Şenol abiye ''Gir abi şu restorana'' dedi. Şenol Abi girdi ama o da ne? Restoranda hiçbirşey kalmamış yenecek... Adamlar bin tane özür diliyorlar. Metin Abi bunlara dönüp, ''Bak abi... Ya bu masayı donatın, ya da birazdan kopacak fırtınaya hazır olun'' dedi. Gökyüzüne baktık, hava pırıl pırıl bir bahar günü... Metin abi elleriyle havayı gösterip, ''Geliyor abiiiiiiiii hadi acele ediiiiiinnnnn'' diye bağırdı. Ve inanamazsınız, ve ben hala şoktayım ki, fırtına koptu 15 dakika sonra... Hepimiz korkmuştuk. Dışarıdan bir şeyler yaptırtıldı ve masa donatıldıktan sonra restoran çalışanları kaçmışlardı. Biz yedik içtik ve yola koyulacaktık ki, Metin Abi Şenol abiye ''Ben kullanacağım Abi. Arkaya geç'' dedi. Ben müdahale ettim, ''Aman Abi yapma'' dedim. Bana nasıl bağırdığını unutamam. Şenol Abi de hayır deyince, onun gözlüklerini kırdı. Şenol abi gözlüksüz hiç görmüyor. Ben geçtim direksiyona... Torbalı'ya geldiğimizde gece olmuştu. ''Çek Abi arabayı kenara... İnicem'' dedi. Ben ''Olmaz abi. Nasıl bırakırım seni ıssız yerde'' dedim. Beni silkeledi. Mecburen durdum ve indiğinde ''… Gidin Abi. Beni bana bırakın'' dedi ve kayboldu. Çok aradık ama bulamadık. Biz yolumuza devam ettik. Karşıyaka'ya girdiğimizde trafik polisi çevirmiş ve ben leş gibi içki kokuyorum. Polis ''Yuh'' dedi. Ben ''İçmedim'' dedim. Sonrası malum. Kurtulana kadar sabahı sabah ettik. 3 saatlik Denizli yolculuğu 10 saat sürmüştü. Ertesi gün Karşıyaka'nın Alsancak'da maçı vardı. Metin abiye kızmıştım. Selam verip başka bir yere oturmuştum. İnanır mısınız, hiçbir şey hatırlamıyordu dün ile ilgili... Ve maçtan sonra beni kendi birahanesine götüreceğini söylediğinde, ben maçı filan bırakıp oradan kaçtım. Allah gani gani rahmet eylesin. Nurlar içinde yatsın...
***
Oğuz Örnek diyor ki; O kadar çok anı var ki, hangisini anlatsam... Bir tanesi beni çok etkilemişti..Metin abi, ben ve o dönem hem foto muhabiri, hem şoforlük yapan Mustafa Yurt ile Denizli'ye gidiyorduk. Yolda bir restoranda mola verdik. Metin Abi, oradan geçen bir Milli Piyango biletçisinden 10 tane tam bilet istedi ve 'Ama param yok. Adresini söyle, Denizli dönüşü paranı veririm' dedi. Biletçi de, 'O nasıl söz Metin Abi, biletler sana feda olsun' diyerek 10 tane bileti verdi. Metin Abi elini cebine attı biletçiye' Seni denedim abi, I Love you' diyerek belki de 100 bilet parasını verdi ve adamı yanaklarından öptü. Işıklar içinde yatsın…
Oğuz Örnek'ten bir başka anı daha:
Karşıyaka-Bandırmaspor maçı. Karşıyaka Tren İstasyonu'ndan ''Ölüm Treni''ne bindik. KSK taraftarı treni kurukafa sembolleri ile donatmış. Görevim; Metin Ağabey'e eşlik etmek, yolculuğu kaleme almak. Ligin son haftası. İzmir'de Göztepe-Balıkesir ile oynayacak. Şampiyon ya Göztepe, ya da KSK olacak. Metin oktay Yeni Asır'a yorum yazacak. Karayolu ile giderken son anda taraftar trenine binme kararı verdi. Trende bize taraftarların yanı sıra 2 kasa bira eşlik ediyor. Geceyarısı Metin Ağabey, ''Beni bana bırak Abi'' deme frekansına geçti. Koca adamın emaneti bende. Şevket Özçelik sıkı sıkı tembihlemiş; ''Başına bir iş gelmesin'' diye. Metin Ağabey gördüğü ilgiden memnun. Sarhoşluk nedir bilmeyen kral, sevgiden sarhoş. Tuvalete gitmek istedi. Uzaktan takip etmek üzere ayaklandım. Geldiğimi gördü; ''Hayırdır abi?''. Tuvaletin yerini bildiğimi söyledim. ''Beni bana bırak ağabey. Tuvalete işemeyeceğim. İki vagon arası, açık hava. Oraya'' dedi. ''Düşersin abi'' dedim. ''Beni bana bırak dediiiiim'' dedi. ''Ben de işeyeceğim'' dedim. ''Düşersin, başıma iş açma'' cevabını verdi. İki vagon arasında birbirimize sırtımızı verdik. Benim işeme gibi bir gereksinimim yok aslında. ''Miş'' gibi yaparken düşmesin diye kontrol ediyorum. Kafasını çevirdi; ''İşiyor musun ağbi?'' dedi. Raylar altımızda sel gibi akıyor. Sallantı cabası. ''Kazasız belasız bitti şükür'' dedim. Bitmemiş. Vagon kapısını kapatır kapatmaz ''Bi dakka abi!!'' dedi. İrkildim. Devam etti; 'Beni bana bırak dedim ağbi'' dedi. ''Bıraktım ağbi'' diyordum ki suratımda Osmanlı tokadı patladı. Ben yıldızları sayarken, noktayı koydu; ''İşemedin ağbi !..'' Unutmuştum. Ne kadar severse sevsin, sevdiği adamda yalana, dolana tahammülü yoktu. Ve sadece çakırkeyif olurdu. Sarhoş asla. Nur içinde yat canım ağabeyim...

***

Hakan Güray'ın, Oğuz Örnek'in dediği gibi kızdığı ya da volümü biraz yükseldiği zaman lafı 'Beni bana bırak abi' olurdu.
Kusura bakma abi. Kızacaksın belki ama seni orada da sana bırakmıyoruz, değerli meslektaşlarımın, sevgili dostlarımın güzel anıları ile kulaklarını çınlatıyoruz!
10 yıl olmuş bile. Günler su gibi gelip geçiyor ama sen yoksun. Futbolun gırtlağına kadar çamura battığı şu günlerde senin adamlığına çok ihtiyacımız var. Seni bekliyoruz.
Gollerin kitaplarda, arşivlerde, tacın müzelerde kalsın ama.
Hadi çık gel be abi! Seni çok özlüyoruz.