Yüreksiz elli adamcık!
Bu elli adamın bir ortak yönleri daha var; Hepsinin yürekleri alınmış. Onlar toplumun hakkını savunma, toplumu doğru bilgilendirme, iktidarın yanlışlarını söyleme ve en önemlisi toplumun vicdanı olma özelliklerini kaybetmişler. Nasıl kaybetmesinler ki, yürekleri sökülüp alınırken seslerini çıkamadıkları için onlar artık ’“Gazeteci’” değiller, onlar patronlarının hocalarının ve cemaatlerinin temsilcisi olmuşlar. Bunu çok iyi bilen Başbakan Erdoğan da, daveti gazetecilere değil, gazetelerin ’“Temsilcilerine’” yapmış.
İsminin önünde ’“Başbakan’” yazan zevat diyor ki;
’“Ben hiçbir basın patronuna baskı uygulamadım. Gazetecilerin işe alınmasında benim rolüm var mı ki, işten atılırken olsun. İnsaf ya huu.’”
Salonda, Menemen testisi gibi sıra sıra dizilmiş adamcıklardan bir tanesi bile kalkıp şunu söyleyemiyor; ’“Köşe yazarına hakim olamıyorum, diyemezsin. Sen bunun sorumlususun. Köşesinde yazanın maaşını sen veriyorsun. Yarın feryat etmeye geldiği zaman da hakkın yok. O insanlara o kalemleri teslim edenler der ki, kusura bakma bizim dükkanda sana yer yok. Herkes vitrinine layık olanı koyar.’”
’“Sayın Başbakan bu beyanat sizin. Bu sözleri siz söylediniz. Siz bu sözleri, Gazetelerin patronlarına mı söylediniz, yoksa Kasımpaşa da okey oynadığınız kahvehanenin sahibine, üzerinize çay döken çırağını işten çıkarsın diye mi söylediniz?’”
İşte bugün bu soruyu sormazsan, yarın seni de kapının önüne koyarlar, kimsede senin için üzülmez.
Bana bu yazıyı yazdırdığınız için, hepinize teessüflerimi bildiriyorum.
Böyle bir olay, herhangi bir Avrupa Ülkesinde olsa ve o ülkenin Başbakanı çıldırıp, tüm gazete patronlarını tehdit etse, oradaki gerçek gazeteciler derhal bir araya gelir ve tek cümle ile şu açıklamayı yaparlardı;
’“Kusura bakma Sayın Başbakan, bizim demokrasi dükkanının vitrininde sana yer yok. Sen git bu açıklamayı Türkiye’’de, Pakistan’’da, İran’’da yap, onlar nasılsa yerler, biz gerçek gazeteciyiz bizler yemeyiz.’”
O başbakan, o ülkenin aydınları tarafından sokağa çıkamaz hale getirilirdi’…