Kemal ANADOL
Cumhuriyetin serencamı (1950-2000)
28 Ekim 2021 Perşembe

1950 seçimleri öncesi çok partili döneme geçme hazırlıkları yapılırken CHP’nin üç yığınak hatası vardı. Nitekim askerlerin deyimiyle yığınakta yapılan hata ülkemizin demokrasi mücadelesini sonuna kadar etkiledi; günümüzde de etkilemeyi sürdürüyor.

Birincisi, ulusal bağımsızlık savaşımını yürüttüğü için zorunlu olarak güçler birliği ilkesi esas alınarak bir devrim meclisi olarak kurulan TBMM ve daha sonra ilân edilen Türkiye Cumhuriyeti modelinin korunmasıydı. Oysa demokrasi demek güçler ayrılığı demekti. Yasama, yürütme ve yargının aynı elde toplandığı bir ülkede demokrasiden söz etmek olanaksızdı. Kısaca çok partili yaşama geçerken gerekli hukuksal alt yapı gerçekleşmemişti.

İkincisi, demokratik yaşamı daha baştan zedeleyen ve “milli irade” denilen kavramı hiçe sayan mutlak çoğunluk sisteminin esas alınmasıydı. 1960’larda doğanlar hatırlayamazlar, 1950-60 yılları arasında yapılan seçimlerde sadece bir (1) oy fazla alan partinin o ildeki tüm milletvekillerine sahip olmasıydı bu ucube sistem. Bu seçim yasası CHP’ni bumerang gibi vurmuştu! Somut örneği de 1950 seçim sonuçlarıydı. Demokrat Parti (DP) yaklaşık %55 oy karşılığı 416 milletvekili çıkarmıştı. Bu sayı ile TBMM’de %85 koltuk elde ediyordu. CHP ise %40 oy ile sadece 69 milletvekili çıkarabilmişti. Yani aldığı %40 oyun karşılığı meclisteki %14 sandalye idi! Artık iktidara gelen partiyi dizginlemek olası değildi. Onu engelleyecek hiçbir siyasal ve hukuksal kurum yoktu!

Üçüncüsü, Türkiye demokratik yaşama solsuz giriyordu! 1946’dan sonra sınıf esasına dayalı sendikalar üzerindeki yasal engel kaldırılmış yerden biter gibi emek örgütleri ortaya çıkmıştı. 14 Mayıs 1946 günü Esat Adil Müstecaplı Başkanlığında Türkiye Sosyalist Partisi (TSP), 20 Haziran 1946 günü de Dr. Şefik Hüsnü Deymer’in öncülüğünde Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi (TSEKP) kurulmuştu. Ülkede sağlı sollu siyasal yelpazenin gerçekleşeceğini sananlar kısa sürede yanıldıklarını göreceklerdi. Aynı yılın aralık ayında Sıkıyönetim Komutanlığı her iki partiyi de yasaklayacaktı! Artık tek kanatlı bir demokrasi oluşturuluyordu. Tek kanatlı kuş uçar mıydı? Nitekim uçmadı; uçamadı! ABD’deki gibi Cumhuriyetçiler ve Demokratlar benzeri iki partili bir yaşama giriyorduk. Durumu Köy Enstitülerinin mimarı ve Altı Ok’un tasarımcısı İsmail Hakkı Tonguç çok güzel özetliyordu:

“Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olanı, öbürü de kolayı, oyun olanı…”

Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan, halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü değişiklikler ister. Bu zor demokrasidir ama gerçek demokrasidir.

İkincisi kâğıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin, toprağı, işi olsun olmasın, demagojiyle serseme çevrilen halk bir sandığa elindeki kâğıdı atar. Böylece kendini yönetmiş sayılır. Bu oyundur, kolaydır.

Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. Biz demokrasinin kolayını seçtik; çok şeyler göreceğiz daha.

CHP ve DP’nin anlaştıkları metinle oluşturulan kanun hilesiz hurdasız bir seçimi hedefliyordu. İlk kez ilçe, il ve Yüksek Seçim Kurulları kuruldu. Seçimi yargı yönetecekti. 14 Mayıs 1950 seçimleri şaibesiz (lekesiz, kusursuz) biçimde yapıldı. Türkiye çok partili yaşama geçti. Ama yığınakta yapılan üç hata yeni filizlenen demokratik yaşamın üstünde Demokles’in kılıcı örneği sallanıyordu. Nitekim kısa

süre sonra demokrasimizin çocukluk hastalıkları başladı. Aradan 71 yıl geçmesine karşın kronik hastalık olarak devam ediyor. Bir türlü tedavi edemiyoruz.

***

Mutlak çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti’nin önünde hiçbir engel yoktu. Keyfi yönetim hukuksuzluğa doğru doludizgin koşuyordu. Muhalefette iken bol keseden attığı basın özgürlüğü, işçilere grev hakkı gibi vaatleri çoktan unutmuştu. Kore savaşına 4500 kişilik tugay göndererek NATO’ya girmişti ülkemiz. Karşı çıkan barışseverler ise hapse tıkılmıştı. T.C. artık ABD uydusu olmuştu. Cezayir’de bağımsızlık için savaşan ve şehit olan askerlerin cebinden Atatürk resimleri çıkıyordu. Ama biz Birleşmiş Milletlerdeki oylamalarda Fransa’nın yanında oy kullanıyorduk. Atatürk döneminde kurulan uçak ve silah fabrikaları ABD’li komutanların isteği üzerine kapatılmıştı. Yerine kullanım süresi dolmuş ve hurdaya ayrılmış araç-gereç veriliyordu.

1950-60 DP döneminde bir kilometre bile demiryolu yapılmamıştı. Demiryolunun yerini karayolları almıştı. ABD ve NATO planlarına göre yollar yapılıyordu. Türkiye onlar için kamyon, binek otosu ve traktör cennetiydi. Karayolları, benzin, mazot, lâstik ve yedek parça yumurtlayan tavuktan ibaretti.

Bol ABD yardımı kesilince ve ekonomi dar boğaza girince döviz sıkıntısı başlamıştı. Kahveden pencere camına, lâstikten yedek parçaya kadar birçok ürün karaborsaya düşmüştü. Artık DP büyüsü bozulmuştu. CHP muhalefeti güçleniyordu. Halktaki karşılığını yitiren her iktidar gibi DP de iki yola başvurmaktan çekinmedi. Bunlardan biri hukuksuzluk diğeri de din ticaretiydi.

Atatürk’e deccal diyen Said-i Nursi DP’nin elinde önemli bir argümandı artık. 1930’larda yeraltına inen karşı devrim artık sokaklardaydı! Said-i Nursi ve izleyicileri şimdi gün ışığında örgütleniyorlardı. Yıllar sonra onun takipçisi Fethullah Gülen Türkiye’nin başına belâ olacaktı. Din ve mezhep oluşumlarını çok iyi kullanan ABD emperyalizmi bundan yararlanmış daha o günlerde Fethullah Gülen gibi elde ettiklerine “Komünizmle Mücadele” dernekleri kurdurmuştu. Bunlar ilerde CİA kontrolünde vurucu güç olarak kullanılacaklardı.

DP iktidarı ve Menderes hükümetleri için hukuk paspastan ibaretti. Artık “görülen lüzum üzerine” Yargıtay başkanı görevden alınabiliyordu. Resmî ilânlar iktidarın istediği gazetelere veriliyordu. O günlerin tek iletişim aracı devlet radyosu Demokrat Parti ve Menderes’in borazanı hale gelmişti.

Freni patlamış kamyon gibi hukukun ve adaletin üstüne giden DP’nin gözünü kan bürümüştü. Demokratik rejimi ortadan kaldıracaktı. Bunun için TBMM’de “Tahkikat Komisyonu” kuruldu. Ana muhalefet partisi CHP’nin faaliyetlerini araştıracaktı. Komisyonun tüm üyeleri DP milletvekilleriydi. Askeri ve sivil savcıların yetkisine sahipti. Yurttaşları tutuklama yetkisi vardı. Artık niyet ortaya çıkmıştı. Duruma karşı koyan İstanbul ve Ankara üniversite öğrencilerine karşı polis şiddeti uygulanıyordu. Her iki kentte sıkıyönetim ilân edilmişti. Ankara Sıkıyönetim Komutanı Namık Argüç yılların Mülkiyesine, Siyasal Bilgiler Fakültesine yaylım ateşi açtırmaktan çekinmemişti. DP yeniden tek partili döneme geçme hazırlıkları içindeydi…

Emir komuta zinciri dışında örgütlenen genç subaylar 27 Mayıs 1960 günü iktidara el koydular. TBMM tutanaklarına geçen bir savım vardır. Eğer 1950’de demokrasi macerasına mutlak çoğunluk sistemi ve güçler birliği yönetimi ile girmeseydik belki de 27 Mayıs olmayacaktı. İktidarda olduğu on yıl içinde DP’yi frenleyecek ne siyasal ne yasal ne de kurumsal bir mekanizma vardı!

***

Neden 1950-60 dönemini bu kadar ayrıntılı yazıyorum. Çünkü bu dönem Türkiye’nin giydiği demokrasi gömleğinin yanlış iliklenen ilk düğmesidir de ondan!

27 Mayıs’ı 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleriyle karıştıranlar büyük hata içindedirler. 27 Mayıs Türkiye’ye dünyanın en iyi Anayasalarından birini 1961 Anayasasını getirmişti. Batıda işçi sınıfının kan dökerek elde ettiği grev hakkını bu Anayasa getirmiştir. Anayasa Mahkemesi, yargı bağımsızlığı, üniversite özerkliği, sendikal hak ve özgürlükler, yansız TRT, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) halkın kabul ettiği bu Anayasa ile hayata geçmiştir. Özetle çağdaş demokrasilerdeki güçler ayrılığı artık ülkemizde de yürürlükteydi.

Türkiye’nin adını dünyaya duyuran büyük şairimiz Nazım Hikmet’i gün ışığına çıkaran da 27 Mayıstır. Halâ bir örneği ve yenisi yazılamayan Kuvayı Milliye Destanı 27 Mayıs’tan sonra yayınlanabilmiştir.

Bu arada üzülerek açtığım büyük parantez içindeki Yassıada yargılamaları ve üç idam 27 Mayıs üzerindeki kara lekedir ve kara kaplı tarih defterine böyle geçmiştir!

***

Bu yazının amacı tarih yazmak değil elbette. Demokrasimizin yol haritasındaki köşe noktalarından geçmek istiyorum. 1960’lı yıllardan sonra ülkemizde başlayan çarpık kapitalistleşme ve emekçi kesime tanınan haklar kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesini de yanında getirmişti. Hızlı bir sendikalaşma, Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonunun (DİSK) kurulması, solun kitlelere mal olması ABD emperyalizmini ve işbirlikçilerini rahatsız etmişti. Solun içine akademisyen kılıklı ajan sokmaktan tutun, Komünizmle Mücadele Derneklerinin Anadolu’da aydınların bürolarını, gazete ve matbaalarını tahribine kadar her yol ve yöntem denendi. İstanbul’a gelen ABD 6. Filosuna karşı çıkan antiemperyalist üniversitelilerin üzerine toplu namazlardan sonra eli kanlı aşırı sağcı gençlik örgütleri sürüldü. Türkiye İşçi partisi üyesi Vedat Demircioğlu devrim şehidi oldu. ABD emperyalizmi ektiğini yıllar sonra hasat etmesini iyi biliyordu. Bu siyasal İslâmcı derneklerin ve örgütlerin arasındaki elebaşları daha sonra TBMM Başkanı ve bakanlar kurulu üyesi olacaklardı!

İşçi sınıfının İstanbul’da gerçekleştirdiği 15/16 Haziran 1970 günü gerçekleştirdiği büyük direniş ve ülkeye yayılan antiemperyalist hareket iç ve dış egemen güçleri alarma geçirmişti. Üzerinden bir yıl bile geçmeden ordu 12 Mart 1971 muhtırasını verdi. Gerekçesini de muhtıranın baş imzacısı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç veciz biçimde açıklıyordu: “Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı. Önünü kesmek lâzım.”

Bunun için 12 Mart Başbakanı Nihat Erim’in ifadesiyle solun üzerine balyoz gibi inildi. Ünlü Ziverbey köşkü işkence yuvasına dönüştürüldü. Sıkıyönetim komutanları halk üzerinde devlet terörü uyguladılar. Faili meçhul cinayetler, işkencelerle dolu bu dönemde kapatılmayan mecliste yapılan değişikliklerle 1961 Anayasası budandı.

12 Eylül 1980 faşist darbesine gelince… Şunları saptamak olası:

1-) Darbe tamamen ABD ve CİA kaynaklıdır. Tiyatroda olayı haber alan ABD Başkanı fıstıkçı Carter “Bizim çocuklar başardı” demişti.

2-) Türkiye burjuvazisi darbeyi zil takarak karşılamıştır. İşveren Sendikalarında önemli görevi olan tekstilci Halit Narin işçi sınıfını işaret ederek “Şimdiye kadar onlar güldü biz ağladık. Gülme sırası bizde” diyordu.

3-) Darbe 12 Mart’ın önünü kesemediği sosyal uyanışı durdurmak, söndürmek, imha etmek için yapılmıştır.

4-) Darbe, getirdiği yeni Anayasa, Seçim ve Siyasal Partiler Kanunlarıyla siyasal yaşamı dizginlemek için sahnelenmiştir. Netekim (!) seçim barajı dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde görülmeyen % 10 olarak belirlenmiştir.

5-) Siyasal partilerde tek adam rejimi oluşturulmuştur. Milletvekilleri kaymakam vali atanır gibi genel merkezlerce saptanmaktadır. Genel başkanlar bundan hoşnutturlar. Yasalardan güya şikâyet eden parti oligarşileri nedense tüzüklerini değiştirmeye yanaşmamaktadırlar.

6-) Darbe Atatürkçü görünerek büyük önderin ülke düzeyinde saygınlığına gölge düşürmüştür.

7-) Din derslerini zorunlu kılmak, Alevi köylerine cami yapmak, lâiklik kavramını çürütmek gizli/resmi politika haline getirilmiştir.

Rakamlarla paragrafları çoğaltmak olası. Sadece 12 Eylül darbesinin bilançosunu yazmakla yetiniyorum:

Resmi rakamlara göre, 650 bin kişi gözaltına alındı. 230 bin kişi askeri mahkemelerde yargılandı. Cezaevlerinde işkence gören 171 kişi olmak üzere yaklaşık 300 kişi yaşamını yitirdi. 50 kişi idam edildi. 1. 683.000 kişi fişlendi.

Bundan güzel özet olur mu?

12 Eylül, YHSK, YÖK gibi kurumlarıyla, Siyasal Partiler ve Seçim yasalarıyla devam ediyor!

***

12 Eylül 1980 ile 3 Kasım 2002 seçimleri arasında geçen süre, darbenin gölgesi altındaki gemici kavgaları, demagoji, din ticareti, yalan ve yanlışlardan oluşan bir dönemden ibarettir.

Cumhuriyetin Serencamı yazılarımın sonuncusunu 29 Ekim günü okuyucularıma sunacağım.

Atatürk düşmanı numaracıların, Anıtkabir’de sap gibi duranların değil halkımızın Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun…

Yazdır   Önceki sayfa   Sayfa başına git  
YORUMLAR
Toplam 2 yorum var, 2 adet görüntüleniyor. Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 
Tamer Erduran 4 Kasım 2021 Perşembe 16:23

Teşekkür ederim Sayın ANADOL zevkle okudum her yazınız gibi

Yorumu oyla      0      0  
Erdoğan Anadol 30 Ekim 2021 Cumartesi 21:17

Harika bir yazı, oldukça emek verilerek derlenmiş, teşekkürler sayın kuzen Anadol

Yorumu oyla      0      0  
FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
Harun ÖZDEMİR
Harun ÖZDEMİR
Faiz/Riba mümkün mü?
Tayfun MARO
Tayfun MARO
Kapitalizmin cinnet eşiği
Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI
Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI
Diyabet, yoksulluk ile bağlantılı değil mi?
Mehmet KARABEL
Mehmet KARABEL
Zaten sadece O'nun adı yakışırdı!
Kemal ANADOL
Kemal ANADOL
Yaprak dökümü...
Rifat ÖZER
Rifat ÖZER
Karşıyaka çizgileri
Neşe ÖNEN
Neşe ÖNEN
Mutlu anılar
Muhittin AKBEL
Muhittin AKBEL
'Direnç'le kazanılan bir ödül!
Ayda ÖZEREN
Ayda ÖZEREN
Sizin Derdiniz ne?
Filiz SEZER
Filiz SEZER
Göğe bakma durağında krizler tarihi
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
GAZETE EGE'DE SONSÖZ
KünyeKünye İletişimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri
Maxiva