Uzayda Yaşam Var mı? Modern Fizik, Kozmoloji ve Bilinmeyen Evren Üzerine Bir Deneme Dizisi, Evrenin akıl almaz büyüklüğü (3)

Abone Ol

Galaksiler ve Kozmik Ölçek

İnsanlık yüzyıllar boyunca gökyüzüne baktığında yalnızca yıldızları gördüğünü düşündü. Ancak modern astronomi geliştikçe, aslında gördüğümüz şeyin yalnızca küçük bir bölüm olduğu anlaşıldı. Bugün bilim insanları, evrende milyarlarca galaksi bulunduğunu düşünüyor. Her galaksinin içinde milyarlarca hatta trilyonlarca yıldız yer alıyor. Dünya’nın içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi de bunlardan yalnızca biridir. Bu durum, insanın evrendeki yerini yeniden düşünmesine neden oldu. Çünkü artık anlaşılıyor ki Dünya, evrenin merkezinde değil; aksine akıl almaz büyüklükteki kozmik yapının küçücük bir parçası.

Eski çağlarda insanlar gökyüzündeki bütün yıldızların Dünya’nın etrafında döndüğünü sanıyordu. MÖ 2. yüzyılda yaşayan Batlamyus (Ptolemaios), Dünya merkezli evren modelini geliştirdi. Bu düşünce yaklaşık 1400 yıl boyunca etkili oldu. Ancak 16. yüzyılda Polonyalı astronom Nicolaus Copernicus (Nikolas Kopernik), Güneş’in merkezde olduğunu ileri sürdü. Daha sonra İtalyan bilim insanı Galileo Galilei, teleskop kullanarak yaptığı gözlemlerle bu düşünceyi destekledi. Galileo, Jüpiter’in etrafında dönen uyduları gözlemlediğinde, her şeyin Dünya’nın etrafında dönmediğini gösterdi. Bu keşif, insanlığın evrene bakışını değiştiren ilk büyük kırılmalardan biri oldu.17. yüzyılda Isaac Newton, kütle çekim yasasını geliştirdi. Newton’a göre evrendeki her cisim birbirini çekiyordu. Bu teori sayesinde gezegenlerin neden yörüngelerinde kaldığı açıklanabildi. Newton’un çalışmaları, evrenin rastgele değil; belirli fizik kurallarıyla işleyen büyük bir sistem olduğunu ortaya koydu.

17. ve 19. yüzyıllarda teleskopların gelişmesiyle birlikte gökyüzündeki sisli yapıların ne olduğu tartışılmaya başlandı. İnsanlar uzun süre bunların Samanyolu içindeki gaz bulutları olduğunu düşündü. Ancak 1920’li yıllarda Amerikalı astronom Edwin Hubble, çok güçlü teleskoplarla yaptığı gözlemler sonucunda bu sisli yapıların aslında başka galaksiler olduğunu keşfetti. Hubble, Andromeda Galaksisinin Samanyolu’nun dışında bulunduğunu hesapladı. Böylece Samanyolu’nun evrendeki tek galaksi olmadığı anlaşıldı.

Edwin Hubble’ın en önemli keşiflerinden biri de galaksilerin birbirinden uzaklaştığını fark etmesiydi. Hubble, galaksilerden gelen ışığın kırmızıya kaydığını gördü. Buna “kırmızıya kayma” (ışığın dalga boyunun uzaması nedeniyle kırmızı renge yaklaşması) denildi. Bu durum, galaksilerin sürekli hareket ettiğini ve evrenin genişlediğini gösteriyordu. Böylece evrenin durağan değil, sürekli değişen canlı bir yapı olduğu anlaşıldı.

20. yüzyılın başlarında Albert Einstein da uzay ve zaman kavramlarını değiştiren “Görelilik Kuramını” geliştirdi. Einstein’a göre uzay boş bir alan değildi. Büyük cisimler uzayı büküyor ve bu bükülme kütle çekimini oluşturuyordu. Bu teori daha sonra yapılan gözlemlerle doğrulandı. Özellikle yıldız ışığının büyük gök cisimlerinin yakınından geçerken eğilmesi, Einstein’ın teorisini destekledi.

Galaksiler yalnızca yıldızlardan oluşmaz. İçlerinde gaz bulutları, gezegen sistemleri, kara delikler ve görünmeyen bazı gizemli yapılar da bulunur. Bilim insanları bugün evrendeki maddenin büyük bölümünün “karanlık madde” (ışık yaymayan ve doğrudan görülemeyen madde) olduğunu düşünüyor. Bunun yanında bir de “karanlık enerji” adı verilen gizemli bir güçten söz ediliyor. Bu enerjinin evrenin genişlemesini hızlandırdığı düşünülüyor. Ancak bilim insanları hâlâ bunların tam olarak ne olduğunu bilmiyor.

Samanyolu Galaksisinin çapı yaklaşık 100 bin ışık yılıdır. “Işık yılı”, ışığın bir yılda aldığı mesafedir. Işık saniyede yaklaşık 300 bin kilometre hızla hareket eder. Buna rağmen Samanyolu’nun bir ucundan diğer ucuna gitmek için ışığın bile 100 bin yıl yol alması gerekir. İnsan zihni için bu büyüklüğü hayal etmek oldukça zordur.Üstelik Samanyolu tek başına değildir. Bilim insanları bugün gözlemlenebilir evrende yüz milyarlarca galaksi olabileceğini düşünüyor. Her galakside milyarlarca yıldız bulunduğu düşünüldüğünde, evrendeki yıldız sayısının Dünya’daki bütün kum tanelerinden bile fazla olabileceği söylenmektedir.

Modern astronomi artık yalnızca yıldızları incelemiyor. Bilim insanları başka gezegenlerde su olup olmadığını, atmosfer bulunup bulunmadığını ve yaşam için uygun koşulların varlığını araştırıyor. Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerin keşfedilmesi, yani “öte gezegenlerin” (başka yıldızların çevresinde dönen gezegenler) bulunması, evrende yaşam olabileceği düşüncesini daha ciddi hale getirdi. Burada “başka yıldızlar” denildiğinde, Güneş dışındaki yıldızlar kastedilmektedir. Çünkü Güneş de aslında sıradan bir yıldızdır. Nasıl Dünya Güneş’in çevresinde dönüyorsa, evrendeki başka yıldızların çevresinde de gezegenlerin dönebileceği düşünülüyordu. Uzun yıllar boyunca bilim insanları bunu yalnızca bir teori olarak değerlendirdi. Ancak 1990’lı yıllarda teknoloji gelişince bu gezegenlerin varlığına dair güçlü kanıtlar elde edildi.

1992 yılında astronomlar Aleksander Wolszczan ve Dale Frail, Dünya’dan çok uzak bir nötron yıldızının çevresinde dönen gezegenler keşfetti. Bu, Güneş Sistemi dışındaki ilk gezegen keşiflerinden biri oldu. Daha sonra 1995 yılında İsviçreli bilim insanları Michel Mayor ve Didier Queloz, Güneş benzeri bir yıldızın çevresinde dönen ilk büyük gezegeni keşfetti. Bu keşfi yaparken yıldızın ışığında oluşan küçük titreşimleri incelediler. Çünkü bir gezegen yıldızın çevresinde dönerken, kendi çekim gücüyle yıldızı hafifçe sallıyordu. Bilim insanları bu küçük hareketleri ölçerek görünmeyen gezegenlerin varlığını anlamaya başladı.

Daha sonraki yıllarda geliştirilen uzay teleskopları sayesinde başka yöntemler de kullanıldı. Bunlardan biri “geçiş yöntemiydi.” Eğer bir gezegen, yıldızın önünden geçerse yıldızın ışığında çok küçük bir kararma oluşuyordu. Çok hassas teleskoplar bu kararmayı ölçebiliyordu. Böylece bilim insanları, doğrudan göremedikleri gezegenleri dolaylı yollarla keşfetmeye başladı. Günümüzde binlerce öte gezegen keşfedilmiş durumdadır ve bazılarının yaşam için uygun sıcaklıklara sahip olabileceği düşünülmektedir.

Bugün James Webb Uzay Teleskobu gibi gelişmiş araçlar sayesinde milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksiler gözlemlenebiliyor. James Webb Uzay Teleskobu, Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, Avrupa Uzay Ajansı ESA ve Kanada Uzay Ajansı’nın ortak çalışmasıyla geliştirildi. Teleskobun yapımı yaklaşık 1990’lı yıllarda planlanmaya başladı ve uzun yıllar süren çalışmaların ardından 2021 yılında uzaya gönderildi. Adını, NASA’nın eski yöneticilerinden James Webb’den aldı.

James Webb teleskobu, şu anda insanlığın geliştirdiği en güçlü ve en gelişmiş uzay teleskoplarından biri kabul edilmektedir. Daha önce görev yapan Hubble Uzay Teleskobundan çok daha hassas cihazlara sahiptir. Özellikle kızılötesi ışığı (insan gözünün göremediği ısıya yakın ışık türü) gözlemleyebilmesi sayesinde çok uzak ve çok eski galaksileri inceleyebilmektedir. Çünkü evrenin en uzak bölgelerinden gelen ışık milyarlarca yıl yol aldığı için zayıflamakta ve kızılötesi hale dönüşmektedir.

James Webb teleskobunun en dikkat çekici özelliklerinden biri, dev altın kaplamalı aynalarıdır. Bu aynalar uzaydaki çok zayıf ışıkları bile toplayabilmektedir. James Webb aslında yalnızca bir mercekten ibaret değildir. Kendisi başlı başına dev bir uzay aracıdır. Bu uzay aracının üzerine çok gelişmiş teleskop sistemleri yerleştirilmiştir. Teknik olarak bir çeşit yapay uydu gibi davranmaktadır. Ancak televizyon ya da haberleşme uyduları gibi Dünya’nın yakın çevresinde dolaşmaz. Başka bir uydunun içine yerleştirilmiş de değildir. Roketle tek başına uzaya gönderilmiş ve uzayda kendi sistemlerini açarak çalışmaya başlamıştır.

Ayrıca teleskop, Dünya’dan yaklaşık 1,5 milyon kilometre uzaklıkta bulunan Lagrange 2 Noktasında görev yapmaktadır. “Lagrange Noktası”, Dünya ile Güneş’in çekim kuvvetlerinin dengelendiği özel bölgelerden biridir. Bu bölge bir gezegen, uydu ya da uzay istasyonu değildir. Uzaydaki görünmez bir denge alanıdır. James Webb teleskobu da burada tek başına hareket etmektedir.

Teleskop aslında Dünya’nın etrafında klasik anlamda dönmez. Dünya ile Güneş’in çevresinde dolanır. Güneş merkezde hareket ederken, Dünya onun çevresinde dönmektedir. James Webb teleskobu da Dünya’nın biraz gerisinde, onunla aynı yönde hareket etmektedir. Yani teleskop, Dünya’yla birlikte adeta Güneş’in çevresinde yol almaktadır. Dünya’nın ve Güneş’in çekim kuvvetleri burada birbirini dengelediği için teleskop uzayda savrulmadan konumunu koruyabilmektedir. Bunun yanında teleskobun küçük itici motorları da vardır. Bu motorlar zaman zaman çok küçük yön düzeltmeleri yaparak teleskobun dengesini korumasına yardımcı olmaktadır. Böylece James Webb, görünmez bir çekim dengesi içinde hareket ederek milyarlarca kilometre uzaklıktaki galaksilerden gelen zayıf ışıkları inceleyebilmektedir.

Bu sayede teleskop hem Dünya’nın hem de Güneş’in aşırı sıcaklığından ve ışığından daha iyi korunabilmektedir. Devasa güneş kalkanı sayesinde çok hassas gözlemler yapabilir. Bilim insanları bu teleskop sayesinde evrenin ilk galaksilerini, yıldız oluşumlarını ve bazı öte gezegenlerin atmosferlerini incelemektedir.

İnsanlık artık yalnızca gökyüzüne bakan bir tür değil; aynı zamanda kendi varlığının anlamını, evrendeki yerini ve kozmik yalnızlığını sorgulayan bir uygarlık haline gelmiştir. Modern teleskoplar milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksileri gözlemleyebilse de evren hâlâ büyük ölçüde bilinmezliğini korumaktadır. İnsanlık bugün yalnızca evrenin maddi büyüklüğünü değil, aynı zamanda kendi bilgisinin sınırlarını da keşfetmektedir. Bu nedenle,cevaplanmayı bekleyen asıl soru olabilir; insan zihni böylesine sonsuz bir gerçekliği anlamaya ne kadar hazırdır?

…devam edecek