Ülkem için sağlam değerleri olan bir yıl diliyorum

Abone Ol

Yeni yılımızın ilk yazısı… Bu yeni yılda ülkem için ne dilerim? Eğitimciliğimin verdiği duygu ile gençlerimiz için benim tüm dileklerim… Biz yaşadık, geçti ama gençlerimizin önünde upuzun bir yaşam var… Meslek yaşamı, aile yaşamı, çocuk yetiştirme, sosyal yaşam… Bir yaşam, kişisel itibar kolay inşa edilmiyor. Emek emek, ilmek ilmek…

Oysa son günlerde gündemimiz uyuşturucu ve gençler, saygısızlık ve gençler, okumak isteyen gençler değil, kolay yoldan, haram da olsa hızla para kazanmak isteyen gençler, sosyal medya fenomeni olmak isteyen gençler… Yozluk o kadar kuşatmış ki gençleri ve çocuklarımızı, ne yapmalıyız? Onlara nasıl yardımcı olabiliriz?

Neden Kimseye Güvenmiyoruz

TV de önüme çıkan bir program, “Neden kimseye güvenmiyoruz?” diyor. Sosyologlar, psikologlar konuşuyor, tartışıyor. Sokak söyleşilerinde insanlar ailesi dışında kimseye güvenmediğini belirtiyor. Ne zaman böyle bir toplum olduk biz? Kime bir işim düşse, aynı güven zafiyetli durumdayım. Çeşitli ve bitmeyen yalanlar, yapay ilişkiler, yanıtlanmayan sorular…

Örneğin birine bir işle ilgili telefon ediyorum. Yanıt vermekten kaçınan kişi açmıyor, geri dönmüyor. Mesaj yazarak soruyorum. Yanıt vermiyor. Yok sayıyor. İş yürümüyor. Neyin içinde olduğumu anlamak zor. Defalarca bu döngü yaşanıyor ve güven bağları örseleniyor. Kaçamadığı yerde açıyor telefonu veya mesaja yanıt veriyor. Mutat yanıt her zaman “Hastanedeydim.” Ama nedenini açıklamadan... Kalp mi, kanser mi, ameliyat mı, ağır dereceli bir kaza mı onu hastaneye düşüren?

Sözcüklerle Oynamak

Hastane yatarak tedavi alınan bir yerdir. Yatarak alınmayan tedavi tarifinin adı doktordur. Ateş yükselince doktora gidilir, hastanedeydim denmez. Kalp krizi, kanser tedavisi için hastane devrededir, grip, ateş, ilaç düzenlemesi için gidilen yer doktordur, en fazla hastanenin polikliniğidir.

Parmağım kesildi geçenlerde, dikiş için hastaneye gittim ama ayakta tedavi, yatacak kadar ağır bir durum değildi, dikiş atıldı ve eve döndüm. Soranlara hastanedeydim demedim, o binanın içinde olsam da, kimseyi yanlış yönlendirmedim, “Parmağım mutfakta biraz derin kesildi, üç dikiş gerekti” dedim. Yer adı vermek, muğlak, yoruma açık bilgi yerine (hastane veya acil) yedi sözcükle kısaca olayı söyledim, dürüstlükle, abartmadan…

Sağlam Karakterin Altı Temel Taşı

Burada birkaç hafta dizi şeklinde Etik Değerleri ve sağlam karakterli çocuk yetiştirmeyi yazdım ama ne kadar yazsam, anlatsam yetmiyor. Çünkü toplumda yok. Çocuklarımız, gençlerimiz büyürken öyle yanlış tutumlar ediniyorlar ki ne kadar anlatsak yetmiyor. Karakterin altı temel taşı olarak anlattım. Dürüstlük, sorumluluk, düşüncelilik, saygı, adalet, iyi yurttaş olmak…

Bu altı öğe Kohlberg tarafından yapılandırılmış. Ana etik değer bunlar. Daha sonra başka felsefeciler ve eğitimciler tarafından benzerleri eklenmiş. Kohlberg 1927-1987 arası yaşamış bir psikolog. Piaget’den etkilenmiş. Yale, Şikago ve Harvard’da çalışmış. Batıda okullarda bu değerler öğretiliyor. Bizde yok muydu?

Andımız: Bizim Temel Taşımız

Vardı, ben bu değerlerle büyüdüm, her gün ilkokulda Andımız’ı söylerdik. 1933 yılında ilk ve orta öğretimini Rodos’ta tamamlayan Milli Eğitim Bakanımız Reşit Galip’in yazdırdığı Andımız ve Kohlberg’ün bu yapılandırması aynı kaynaktan mı etkilendi? 2013 yılında milliyetçi diye kaldırılan Andımız ile Kohlberg’ün “Karakterin Altı Temel taşı” yapılandırmasını Maslow’un gereksinmeler hiyerarşisini göz önünde bulundurarak karşılaştıralım:

Türküm: Türk kültürüne aidiyet, yani bir gruba aidiyet taşıyorum, kimsesiz değilim, Maslow…

Doğruyum: Dürüstlük. Yani, yalan söylemem, insanları kandırmam, aptal yerine koymam. Mert bir kişiyim…

Çalışkanım: Yeni, sorumluluk sahibiyim.

Yasam, küçüklerimi korumak: Yani, düşüncelilik, adalet. (Zayıfı korumak)

Büyüklerimi saymak: Yani, saygı (Burada sanırım yalnızca yaşça büyüklük değil, bilgelik, emek verip bir yerlere gelmiş insanlar var)

Yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir: İyi yurttaş olmak…

Batı Öğretiyor, Biz Kaldırıyoruz

Maalesef, Batı bunları çocuklarını öğretirken biz kaldırdık. Zaten zayıf olan etik halkamız iyice koptu. Neden zayıftı bu halka? Neden insanımız bu kadar yalan söylüyor? Çünkü çocuk daha mama iskemlesindeyken, ilk yalanı, kandırmacayı annesinden öğreniyor. Anne, bebeğin ağzına bir lokma daha koymak için “Aaa, bak kuş geçiyor” diye gök yüzünü gösteriyor, belki iyi niyetle ama çocuğuna yalanı öğretiyor.

Bebek gökyüzüne bakıyor. Kuş filan yok. Kandırıldığını ağzına o lokma girdiğinde bal gibi anlıyor. Yürümeye başlıyor. Düşüyor. Dizi acıyor. Ağlamaya başlıyor. Annesi “Öptüm, geçti” diyor. Ama çocuk o öpücüğün acıyı yok etmediğini, annesinin ona yine yalan söylediğini anlıyor. Böylece o küçücük çocuk “Annem yalan söylüyorsa, beni kandırıyorsa, yalan kabul edilir bir şeydir” terbiyesi ile büyüyor.

Aslında Aldattığın Kim?

Büyüdükçe çevresinde ona yalan söyleyenleri görüyor, kanmıyor, kanmış gibi yapıyor. Okulda öğretmenine, evde anne-babasına, sonra eşine, iş yaşamında çalıştığı arkadaşlarına, müşterisine hiç düşünmeden sürekli yalan söyleyebiliyor. Karşısındakini kandırmayı, onu aptal yerine koymayı dürüstlükten, doğruluktan daha kabul edilir sanıyor. Acaba aldattığı kim? Kendisi mi, karşısındaki mi?

Gün geliyor, bu nedenle işini kaybedebiliyor, müşterisini kaybedebiliyor veya eşini veya arkadaşını, sosyal çevresini kaybedebiliyor. En önemlisi itibarını, saygınlığını kaybediyor. Değer mi? Yoksa, mertlikle o telefonu açmak, soruya yanıt vermek, karşısındakini yok saymamak, varsa hatasını üstlenmek ve düzeltmek, saygı göstermek, düşünceli olmak acaba kendimiz için daha kolay bir yol olabilir mi?

Bu düşüncelerle, ben 2026da

Çocuklarımıza, gençlerimize, ülkemize sağlam değerli bir yıl diliyorum…