Uçurtma

Abone Ol

Uçurtma ve gökyüzü…

Balon ve dondurma…

Rüzgâr ve salıncak…

Sanki aynı rahmi paylaşmış iki kardeş gibi değiller mi sizce de?

Birbirini tamamlayan, kavga da etseler biri olmayınca diğeri eksik kalan…

Telif gelirlerinin depremzede çocuklara aktarılacağı “Tatil Yoksa Balık Kraker De Yok” isimli çocuk kitabımın imzası için hafta sonu Hatay’daydım.

Herkese kucak açan medeniyetler şehrine giderken içimde tarifi çok zor garip bir duygu vardı. Haberlerden gördüğüm, fotoğraflardan bildiğim bir şehre gidiyordum ama yine de insan, gözleriyle görmeden hiçbir şeye tam inanamıyor.

Şehrin merkezine vardığımda geçenin zamandan değil ömürden geçtiğini anladım. Dağdan inen sel misali her şeyi önüne katarak, yerle bir ederek… Enkazı kaldırılan binaların yerinde açılan boşluklar, yıkılmayı bekleyen apartmanlar, sessizliğe bürünen dükkânlar… Bir şehrin sessizliği, bazen insanın içine konuşuyor. Çığlıklar kulaklarını sağır ediyor. Bazı sokaklarda yürürken hayat sanki donup kalıyor.

Ben oraya Uçurtma ve Çocuk Festivali için gittim. Samandağ’da çocuklarla buluşacak, kitaplarımı imzalayacaktım. Derin yaralar almış şehrin kumsallarında koşan çocuklarla buluşacaktım.

İşte insanı en çok bu çarpıyor.

Çocuklar rüzgârı görünce uçurtmalarını gökyüzüne bırakıyor sonra da sanki dünyanın en önemli işi buymuş gibi peşinden koşuyorlardı.

Ben hiç uçurtma uçurmadım ama basit bir oyuncak olmadığının farkındayım. Çocuk, onu gökyüzüne bırakırken biraz kendini de bırakıyor aslında. Merakını bırakıyor. Hayalini bırakıyor. "Acaba ne kadar yükselecek?" diye bakarken aslında kendi hayallerinin de sınırını ölçüyor.

Belki de bu yüzden uçurtmalar hep çocuklara yakışıyor.

Çünkü çocuklar gökyüzüne bizim baktığımız gibi bakmıyor. Biz maviyi görüyoruz; onlar sonsuzluğu görüyor. Biz bulutları sayıyoruz; onlar bulutların arkasında ne olduğunu merak ediyor. Gökyüzü, onlar için sadece gökyüzü değil. Her şeyin mümkün olduğu kocaman bir boşluk.

O gün o uçurtmalar yükselirken arkalarında yaraları derin bir şehir vardı.

Bu görüntüyü uzun süre unutabileceğimi sanmıyorum.

Festivalde çocuklara kitaplarımı imzaladım. Kimi heyecanla adını söyledi, kimi sessizce kitabını uzattı. Küçücük bir imzanın onlar için bu kadar değerli olmasına şaşırdım. Sonra düşündüm; belki de mesele imza değildi. Belki biriyle yan yana durabilmek, sohbet edebilmek, kendini görülmüş hissetmekti asıl duygu...

Bir ara başımı kaldırdım.

Gökyüzü masmaviydi.

İnsan o an şunu anlıyor: Deprem, evleri yıkabiliyor ama gökyüzünü yıkamıyor. Belki de bu yüzden çocuklar hep başlarını yukarı kaldırıyor. Çünkü umut, biraz da yukarıda duruyor.

Hatay'dan dönerken aklımda elindeki uçurtmanın ipini sıkıca tutan küçük çocuklar kaldı. Ve o çocuklar bütün yaşadıklarına rağmen uçurtmasını uçurmaya devam ediyordu.

Yorgun bir şehrin karşısında uzun sahiller, masmavi bir gökyüzü ve uçurtmalar…

Sanırım o gün Hatay bana şunu öğretti: Bazen bir şehrin yeniden ayağa kalkması, önce çocukların yeniden gökyüzüne inanmasıyla başlıyor.

6 Sıfır 2 Çocuk Hakları ve Afet Derneği’nin her bir gönüllüsü de çocuklar gökyüzüne baksın diye büyük bir özveriyle çalışıyor.

Emeği geçenlere kalpten teşekkürlerimle…