Türkiye’nin Son Karatabağı İsmail Araç’ın Ardından…

Abone Ol

Modern dünya, her şeyi hızlandırmak ve tek tipleştirmek üzerine kurulu bir çark gibi dönerken, bazı insanlar o çarkın dişlileri arasına sıkışmayı reddeden birer kale gibi dikilirler. Onlar, zamanı saatle değil, doğanın ritmiyle ölçen kadim zanaatkârlardır. Tarihin, kültürün ve toprağın katman katman yükseldiği Bergama’nın o kadim sokaklarında, ömrünü ham deriyi işlemeye adamış İsmail Araç da o kalelerden biriydi. Türkiye’nin son "karatabağı" olarak bilinen İsmail Usta’nın vefatı, sadece bir zanaatkârın kaybı değil; insanlığın doğayla kurduğu o eski, dürüst ve sabırlı bağın koptuğunun da ilanıdır.

Bugün endüstriyel dünyada deri işleme (tanenleme) işlemi, krom başta olmak üzere ağır kimyasallarla, devasa makinelerde birkaç günde tamamlanıyor. Oysa İsmail Araç’ın yaşattığı ve kökleri Selçuklu’ya, Osmanlı’nın ahilik teşkilatına ve hatta Bergama’nın parşömeni bulan o antik köklerine uzanan karatabaklık (dabbağlık), tamamen bitkisel ve hayvansal elementlerin sabırla harmanlandığı organik bir sanattı.

Karatabaklıkta hileye, aceleye yer yoktur. Ham deri; meşe palamudu (valonia), palamut kadehi, şap, tuz ve köpek dışkısı (içerdiği enzimler nedeniyle deriyi yakmadan yumuşatmak için kullanılan tarihî bir yöntem) gibi tamamen doğal malzemelerle buluşturulurdu. Derinin göllerde, taş kuyularda aylarca bekletilmesi, günlerce dövülmesi, gerilmesi gerekirdi. İsmail Usta, bir derinin işlenme sürecinin altı ayı bulduğunu anlatırdı hep. O, elindeki deriye bir nesne gibi değil, canı olan, ruhu olan bir emanet gibi yaklaşırdı. Onun elinden çıkan deriler nefes alır, yıllandıkça güzelleşir ve asırlarca çürümeden kalabilirdi.

Bergama, parşömenin anavatanı olmasının da getirdiği o tarihsel mirasla, deri işçiliğinin dünyadaki en eski merkezlerinden biridir. Şehrin Selçuklu ve Osmanlı döneminden kalan Tabakhane bölgesi, bir zamanlar yüzlerce dabbağın çalıştığı, çekiç seslerinin yankılandığı, nehir boyunda hummalı bir üretimin sürdüğü bir havzaydı. Zamanla teknoloji geliştikçe, fabrikalar açıldıkça o koca havza sessizliğe gömüldü, kuyular kurudu veya sular altında kaldı. Herkes kepenk kapattı, herkes havlu attı.

Biri hariç: İsmail Araç.

O, kokusuna kimsenin tahammül edemediği, emeğinin karşılığını maddi olarak almakta zorlandığı o eski dükkânı, o taş kuyuları hiç terk etmedi. Çırak bulamamasına, yalnız kalmasına rağmen ölene kadar o tarihsel nöbeti sürdürdü. O, Bergama’nın yaşayan endüstriyel mirası, o eski esnaf kültürünün son kalesiydi.

İsmail Araç’ın vefatıyla birlikte, somut olmayan kültürel mirasımızın en önemli damarlarından biri kesilmiştir. Bugün müzelerde sergilenen veya kitaplarda okunan o kadim bilgi, İsmail Usta’nın nasırlı ellerinde canlı birer eylemdi. Onun gidişiyle birlikte, doğanın sunduğu malzemelerle deriyi sanata dönüştürmenin o gizli formülleri de toprağa karıştı.

Onun ardında bıraktığı boşluk, bize endüstrileşmenin ve serbest piyasanın neleri yok ettiğini bir kez daha hatırlatmalı. Küçük üreticinin, geleneksel zanaatkârın, endüstriyel tarım ve seri üretim çarkları karşısında ezilen ataerkil üretim modellerinin korunmadığı bir dünyada, sadece geçmişimizi değil, gelecekteki sürdürülebilirlik umutlarımızı da kaybediyoruz.

Çünkü karatabaklık, bugünün modern dünyasının yere göğe sığdıramadığı "ekolojik ve sürdürülebilir yaşam" felsefesinin asırlar öncesinden gelen en saf, en organik haliydi.

Şimdi sevgili Kenan Mortan’ın İsmail Araç ile yaptığı sözlü tarih çalışması sırasında verdiği cevapları paylaşmak istiyorum.

(...) Ben 1933 doğumluyum. 1924 yılı olmalı, babam Müdadele ile Anadolu topraklarına gelmiş mübadiliz. Drama’lıyız. Ana tarafım Arnavut, erken yaşta öldü. Babam, 3 kardeşimle Bergama merkezden kırsala taşındı, tütüncülük yaptık, ben bu arada Bergama Sanat Okulu’na 2 yıl devam ettim, olanaksızdım, bitiremedim, ama burada sanata çok yatkın olduğumu anladım. 1953’te süvari olarak askere gittim, atı bilmezdim, ama çavuş çıktım, askeriye benden tezkere bırakmamı bile istedi, ben istemedim. Bergama’ya döndüm, tütün işine devam ettim. Ek gelir yapmak için 1955’te bir tabakhaneye girdim. Ustam haftasında benim için “Sen 1 numara olacak, Avrupa seni duyacak!” dedi. İşe hep merakım vardır, bu doğru...

(...) Bergama, önemli bir deri işleme merkezi idi, 38-40 tabakhane vardı. İşlenen deriyi ihraç eden Türk asıllı Yahudiler vardı, onlar o kadar büyük bir topluluk olmalılar ki, en az 70 hane olarak hatırladığım bir Bergama Yahudi Mahallesi vardı. En büyük tüccar, dün gibi hatırlıyorum Robert Bey idi. Ne yazık, onlar daha sonra Buenos Aires’e göç ettiler.

(...)Parşömen, deriyi kireçle işleme sonucu oluşur. Kelime “Carte Pergamon” dan galat oluşmuştur, önce adı “Pergamont” idi sonra “Parşömen”’ oldu. En iyi bağnak (oğlak ) derisinden yapılır. Parşömen çürümez, böyle olunca bunun sayfalarıyla kitap yapılır. Bilgi bununla yayılmış, Mısır Firavunlarının hakimiyeti kırılmış. İzmirli bir alim Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı “Parşömen matbaanın icadı kadar önemli demiş”, bu çok doğru. Sayfalara dikiş atılınca kitap oluyor, asıl adı kitap olunca kodeks.

(...)Yıllar yılı parşömen yapmışım, ama ne olduğunu bilmiyordum. İstanbul’a “tef derisi” olarak veriyordum, doğrusu alıcılar bana öyle diyordu. Derken, elime bir kitap geçti, işin aslını öğrendim. Meğer ki “Besmele” en iyi parşömene yazılırmış. İşime bir ortak aldım, bunu anlayacak olanlara vermeye başladım, ürün değerini ve bizim alın terimizi karşılamaya başladı. Sonra bizim Mehmet Gönenç Reis önayak oldu, bu işi ecnebi kuruluşlara taşıdı, oralardan ödüller UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras aldı, bana bunu verecekler, ancak Ankara’da yetkililerin telaşı var, buna vakit bulamıyorlar, ben de sabırla onları bekliyorum (Bu ödülü bir süre sonra aldı).

(...) Her fani gibi ben de bir gün öleceğim, ama şunun şurasında sadece 2 insana -Demet Sağlam Tokbay ve Nesrin Ermiş- peştemal kuşatabildim, bu ustalığı onlara verebildim. Sebat eden yok, gelen kaçtı, çırak dayanmadı, oysa bu iş bana oyuncak gibi gelir, domuz ve insan hariç, her deriyi yüzdüm. Aslında biz debbağız, ama makine ve eldiven olmadan bu işi yaptığımız için adımız ‘’karatabağ‘’ olarak anılır. ‘’Gelen yok‘’ yoksa bu işi öğretmeye, bu yaşımda hazırım. İşin 1-2 sırrı var onları da kuşak sardıklarıma öğreteceğim, sırrım benimle gitmeyecek. Türkiye’de işi öğrenecek yok ama Japon Kenzi, ta oralardan buraya geldi, bu işi öğrendi, duydum ki, şimdi Japonya’da 35-40 öğrencisi varmış.

(...) Yaşamda her şeyde iyiyi ararım, bu benim ana ilkem. Sonra hep “meraklıyım”. Zaten meraksız adam hayattan bıkar. Devam edeyim: Abur- cuburcu değilim, tartıda 65 kilo geliyorum. Her gün 4 km yol yürüyorum, akşam dönüşü zor olsa da bu iyi bir şey. İş zamanı sabah ezanından 1 saat önce uyandım, güne hep erken başladım.

***

Saygı ve sevgi ile anımsayacağız son parşömen üstasını…