Tarr: Yavaşlamak erdemdir

Abone Ol

Bazı yönetmenler vardır; filmleri biter ama izleyen kişinin içindeki düşünce asla kapanmaz. Bela Tarr da benim için böyle bir isimdi. Macaristan’da doğmuş, uzun yıllar yine Macaristan’da yaşamış bir sinema filozofu… Resmi kimliğinde “yönetmen” yazıyordu elbette, ama bana kalırsa o zamanı eğip büken bir düşünürdü.

Onun ölüm haberini okuduğumda, içimde garip bir sessizlik çöktü. Ne “yazık oldu” diyebildim ne de “erken gitti.” Çünkü Tarr’ın sineması bana her şeyden önce “Hayatta hiçbir şey aceleye gelmez; ne yaşam ne ölüm” fikrini öğretmişti. Filmlerinde senaryoyu da kendi yazardı…

Ben Tarr’ı ilk kez izlediğimde, bir çok sinemasever gibi önce “Bu filmler neden bu kadar yavaş?” diye sordum. Sonra fark ettim ki sorun filmde değil, bendedir. Ben hızlanmıştım. Tarr yalnızca dünyanın gerçek ritmini geri getiriyordu. Ve işte o ritimde, insanın içi görünür hale geliyordu.

Yıllar sonra kaleme aldığım “Yavaş-La / Sükunet En Büyük Lüks” isimli kitabımda de Tarr’dan söz etmiştim.

Satantango’dan bir sahne gelir hep aklıma. Yağmur, çamur, bekleyiş… Bütün kasaba bir tür yarı-uyku halinde. Kasabanın dışındaki bar. İnsanlar bekliyor. Yağmur durmadan yağıyor. Kamera uzun bir süre boş masalarda dolaşıyor.

KADIN: “Zaman geçiyor mu, yoksa biz mi içinde eriyoruz?”

ADAM (boynu bükük): “Bazen durduğunu sanırsın… sonra anlarsın ki asıl dünya yürüyen bizmişiz.”

Bu replikler bir taş gibi ağırdır. Çünkü Tarr’ın sinemasında zaman akmaz; biz akıp gideriz. Ve kameranın o bitmeyen bakışı, insanın kendi içini görmesine yol açar. Çoğu kişi için bu bir sabır sınavıdır belki. Benim içinse yavaş yavaş açılan bir iç manzara.

Bir de espri aktarayım; bu filmi sıkılmadan tamamlayan arkadaşlara ödül vereceğimizi açıklardık!

Bela Tarr’ın filmlerini izlerken hep Orta Avrupa’nın o rüzgârlı boşluklarını hissederim. 2000 yılında tamamen otobüsle Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan, Slovakya, Avusturya seyahati yapmıştım. Kendimi Tarr filminde hisettiğim zamanlar olmuştu. Macaristan’ın melankolik düzlüğü, onun filmlerinde yalnızca coğrafya değil, bir ruh hâlidir. Sanki bütün bir kıta, tarih boyunca taşıdığı yorgunluğu bu sessiz karelerin içine bırakmıştır.

Werckmeister Harmonies’den bir ses hâlâ kulağımda: Kasabada gece yarısıdır. Bir radyo konuşuyor. İnsanlar titreşen bir sessizlik içinde dinler. RADYO SUNUCUSU: “Dünyanın armonisi bozuldu. Kulaklarımız hâlâ notaları arıyor.” YOLCU (sakin ama bunalmış): “Belki de armoni dediğimiz şey sadece hatıralarımızın yankısıdır.”

Tarr’ın filmlerinde “bozulmuşluk” yalnızca politik değildir; metafizik bir kırılmadır bu. Ve galiba hepimiz, o kırığa biraz bulaşmış durumdayız. 2026’nın ilk günlerine baktığımızda kırılmayan var mı?

The Man from London’da limanın soğuğu yüzümüze çarparken, Tarr bize basit bir şey söyler:
İnsan bazen hiçbir şey yapmaz. Sadece bekler.

Limanda, gece vardiyası. Soğuk rüzgâr bir adamın yüzünü yıpratır. GEMİ İŞÇİSİ: “Ne bekliyorsun burada? Rüzgâr mı, yoksa zamanı mı?” ADAM: “Her ikisini de… çünkü burası, beklemenin nihai evresi.”

Tarr, sinemayı bir hız treninden indirip bekleme salonuna dönüştürür. Bu yüzden onun filmleri, günümüz dünyasının hız bağımlılığına karşı politik bir itirazdır aslında.

Ve sonra Torino Atı… Macaristan’ın rüzgârlı kırsalında çekilmiş bu film, Tarr’ın hem sinemaya hem dünyaya söylediği son cümle gibidir.

At ahırda, rüzgârlı bir düzlükte. Baba ve kız otururlar. KIZ (düşünceli): “Hayatın en ağır yükü nedir?” BABA (epey sonra): “Her sabah tekrar denemek.”

Bunu duyduğumda içimde tuhaf bir dinginlik olur. Çünkü hayat gerçekten budur. Sabah olur ve biz yeniden deneriz.

Bela Tarr, Macar’dı. Orta Avrupa’nın kasvetli, düşünceli kültüründen beslenen bir entelektüel.
Uzun yıllar Macaristan’da yaşadı ve üretti. Fakat onun sineması milliyetleri, sınırları, dilleri aşan bir insanlık hâlini anlatıyordu. Bu yüzden onu izlerken, İzmir’deki bir seyircinin kalbi de
Budapeşte’deki kadar ağırlaşabiliyordu.

Bugün Bela Tarr’ın ardından yazarken, ona kızdığım anları da hatırlıyorum doğrusu. Bazı sahneler “bitse artık” dedirtmişti. Ama şimdi anlıyorum…. O sahneler bitmediği için hâlâ benimle. Bela Tarr hepimize şunları öğretti: İnsan acele etmeden de düşünebilir. Sinema, sadece eğlendirmek zorunda değildir. Sessizlik de bir dildir.

Ve belki de en önemlisi; zamanın içinde kaybolmak, bazen bulunmanın en temiz yoludur.

Bela Tarr'dan önce de sinema vardı, ondan sonra da sinema vardı ve ondan sonra sinema aynı olmayacak. Bugün, sinema sanatının gerçek bir ustasına veda ediyoruz; onu özleyeceğiz. Hız tutkunları onun farkında olmadığı için özleyeceklerini sanmıyorum.