Suikast Olmasaydı

Abone Ol

Gün…

Saat…

Mekan…

Son Söz…

Sessizlik…

Ya o kurşun sıkılmasaydı? Ya o bomba patlamasaydı?

Seçtiğimiz yol, seçmediğimiz yoldaki tüm ihtimalleri öldürür. “Olabilirdi” diye aklımızdan geçen her şey, gidenin toprağına gömülür. Dünya sahnesindeki dengeler yeniden kurulur.

Gazeteci Yazar Uğur Mumcu katledildiğinde dünyayı büyük bir merakla ve parlayan gözlerle anlamaya çalışan bir çocuktum.

Karıncaların yer altındaki yaşamlarına dair sorularıma cevap aramakla meşgulüm. O anı öyle net hatırlıyorum ki... Çünkü bazen çocuklar, bir anda büyümek zorunda kalıyor ve hiç de adil olmayan yaşamın gerçeğiyle çok sert tanışıyor.

Sevinçle odaya girdim. Annemin gözlerini hatırlıyorum. Günlerce ağlamış gibi…Televizyon ekranına bakıyor ama hiç konuşmuyor. Oysa karıncalarla ilgili ne çok sorum vardı!..

Birkaç gün sonra babam, rahmetli Mumcu’nun bir fotoğrafını çerçeveletip salonun duvarına asmıştı. O zamana dek evin duvarındaki tek fotoğraf Atatürk'e ait…17 Ağustos depremine kadar o iki fotoğraf, evimizin en değerli köşelerinde durdu. Kalbimizdeki yerleri zaten çok daha özel.

Gazetecilik mesleğine dair hiçbir şey bilmezken bu olay bende geri dönüşü olmayan bir kırılma yarattı. Karıncaların evini merak eden o kız çocuğu hala benimle yan yana yürüse de sorularım artık masumiyetini yitirdi. Gazeteci Yazar Hrant Dink’in, bir kaldırımda uzanan bedeni ve ayakkabısının altındaki o yamayı da hafızama kazıdıktan sonra şu sorunun cevabını hep düşündüm: Bir fikrin susturulmasını isteyenler toplumun aslında hangi ihtimallerini de ortadan kaldırıyor?

İşte tam da bu yüzden Sevgili Çiğdem Aldatmaz’ın “Suikast Olmasaydı” isimli kitabı yalnızca bir kitap değil kolektif belleğimizin karanlık odalarına tutulan bir ışıktır.

Çünkü tarihin yönünü değiştiren suikastları sadece tarihsel olaylar olarak ele almayarak toplumu olması gereken bir yerden sarsıyor. Çok da iyi yapıyor.

Ve en rahatsız edici soruyu hepimize soruyor:

Ya o kurşun sıkılmasaydı?

Ya o bomba atılmasaydı?

Ya o insan öldürülmeseydi?

Bu soruyu sormak da cevaplamak da asla basit değil. Çünkü cevabı, bugünlerin ne kadarının kurgulanmış olduğu gerçeğiyle bizi yüzleştiriyor.

Kitaptan bir alıntı ile yazıya devam edeyim: “Din adına gerçekleştirilen her suikast, bir toplumun ortak vicdanında onarılması güç yaralar açar. İnanç, sorgusuz itaate indirgenip de karşısındakinin sesine sağır olduğunda, sözü kurşunla susturmak isteyenler hep cesaret bulmuştur.”

Peki şu alıntıya ne dersiniz?

Tarih boyunca suikastlar, çoğu zaman bir toplumun iyiye, aydınlığa, barışa doğru attığı adımları sekteye uğratmak için planlandı. Bir fikri, bir umudu ya da yaratıcı bir sesi susturmak için tetiğe basıldı.”

Peki, suikastlar olmasaydı ne olurdu?

Eğer o kurşunlar sıkılmasaydı, bugün nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk?

Hayat bunca kokuşmuş, insanlar bunca iki yüzlü ve hepimiz çürümüş ruhlarımıza ve yüzeysel ilişkilerimize bu kadar alışmış olur muyduk mesela?

“Yaşa, tüket, devam et” mantığı toprağımızın derinlerine kök salabilir miydi?

Uzlaşma kültürünün yok edildiği, demokrasi ve özgürlüklerin gerilediği bir iklimde hepimizin sorumluluğu var.

Çok değerli bir çalışma olarak tanımlayacağım Suikast Olmasaydı, bireysel ölümler üzerinden toplumsal hafızayı ve tarihsel travmaları sorguluyor. Suikastların sadece bir insanın hayatına son vermediğini, aynı zamanda o kişinin temsil ettiği düşünceyi de hedef aldığını gösteriyor. Suikastları yalnızca bireysel trajediler olarak değil toplumların hafızasını oluşturan tarihsel kırılma noktaları olarak inceliyor.

Kitap, aralarında Türkiye’den Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Turan Dursun gibi değerli aydınlarında olduğu Julius Caesar’dan Malcolm X’e, John F. Kennedy’den Gandhi’ye, Marielle Franco’ya uzanan yirmi insan hikâyesini bir araya getiriyor. Bu hikâyeler, bireysel hayatların ötesinde suikastların toplumsal bellekte açtığı yaraları ve tarihin akışını nasıl dönüştürdüğünü gözler önüne seriyor.

Farklı coğrafyalar, farklı ideolojiler, farklı zamanlar ve farklı isimler ortak bir gerçekte buluşuyor: Suikastlar sadece öldürmez; oyunu yeniden kurar.

Toplumların hafızasını, korkularını, reflekslerini ve hatta gelecek hayallerini yeniden şekillendirir. Bir düşüncenin yükselişinden korktukları için insan katledenler, aslında toplumu hedef alır.

Kitapta geçen şu fikir aslında her şeyi özetliyor:

“Tetiğin çekildiği an değil, o tetiğin çekilebilir hale geldiği zemin asıl meseledir.”

İşte tam da burada durup düşünmek gerekiyor.

Çünkü bir lider öldürüldüğünde hedef o lider asla değildir.

Bir gazeteci öldürüldüğünde aslında hedef kalemidir. Topluma “Gözünü aç. Gör, duy, ses çıkar” deme biçimi olan yazma eylemidir.

Bir aktivist öldürüldüğünde aslında hedef umuttur.

Suikastların faili elbet bellidir de peki o suikastlara zemin hazırlayan sessizlikler, kutuplaşmalar, nefret dili, kutsallaştırılan kör inançlar, sorgulanmayan otoriteler belli değil midir?

Asıl suç ortakları burada gizli değil midir?

Ya da soruyu bir de şöyle sorayım: Suç ortakları gerçekten gizli midir?

Yazarın, “Ortadoğu’da suikast, yalnızca bir cinayet tekniği değil; siyasetin noktalama işaretidir. Kimi zaman bir dönemin sonuna keskin bir nokta koyar, kimi zaman gelecek fırtınalara bir virgülle çentik atar” diye yazmasının bir anlamı olmalı değil mi?

Sevgili Çiğdem Aldatmaz’ın değerli emeğiyle ortaya çıkan “Suikast Olmasaydı”, toplumların hafızasını ele geçiren bilinçli kötülüğe karşı bir uyarı kitabı bence.

Çünkü dünya daha aydınlık bir yere doğru gitmiyor ve çocuklar için daha çok çabalamak zorundayız.