’“Sen, gelsene şöyle bakayım!..’”’¶
Avusturya Yozgatlılar Federasyonu Başkanı Feyzulah Andak, Viyana’’daki büyükelçilik binasında düzenlenen ’“Yozgatlılar Şöleni’”nin kokteylinde
Büyükelçi Kadri Ecvet Tezcan’’a sesleniyor!
Peki Büyükelçi ne yapıyor?
O da ’“ Korumalar!.. Atın şunu buradan’” diyerek skandaldaki ikinci eksik imzayı tamamlıyor.
Gördüğünüz gibi üslûp harika!
Resmi bir davet değil de sanki dağ başı!
Aslına bakarsanız Federasyon Başkanı’’na ve Büyükelçi’’ye hiç kızmadım.
Her ne kadar Viyana’’da yaşasalar da mutlaka Türkiye’’den yayın yapan televizyon kanallarını izliyorlardır.
Son yıllarda, özellikle haber saatlerinde, bu senli-benli çok ’“nazik’” hitap biçimlerinden geçilmiyor!
Önce sade vatandaşlarımız nasibini almıştı, sonra sıra bürokratlara geldi.
Örneğin, her fırsatta, dışişleri üyeleri o olağanüstü nazik üslûp ile aşağılanıyor.
Çevremdeki kimi insanlar, artık alışmışlar bu duruma...
Ben alışamadım, alışmaktan da utanç duyarım!
Tabii bu hitaplardan en çok nasiplenen bir diğer grup da gazeteciler.
Türkiye-İsrail ilişkileri üzerine görüşünü yazan bir gazeteciye, ’“Şu tespite bak. Şu lafa bak. Şu yaklaşıma bak. Sen kimin avukatısın?Önce bunu söyle’” diye sesleniliyor.
Üstelik bu hitap milyonlarca kişinin gözü önünde, canlı yayında kullanıyor.
Oysa çocukluğumuzda, bizlere, çok fazla samimi olmadığımız kişilere kesinlikle ’“sen’” diye hitap etmememiz gerektiği öğretildi. Anneannem, ’“Sen denmez, ayıptır evladım, ayıptır!’” derdi.
Tabii, nezaket nezaket deyip, yatakta keyifli bir sevişmenin ardından keyif sigarasını tellendirirken, hala birbirleri ile ’“siz’”li konuşan Fransızlar gibi de olalım demiyorum. O kadarı da fazla!
Elimde olmadan Bülent Ecevit’’i anımsıyorum. Siyasetini bir yana bırakarak, bir kez daha diyorum ki, ülkemizin gerçek anlamda en nazik siyasetçilerinden biriydi.
Bu ’“üslûp kabusu’” yalnızca siyaset sahnesi ile sınırlı değil. Toplumumuzun her kesimi, nasibini fazlası ile aldı.
Şimdi bir köşe yazarından örnek verelim...
Sibel Arna, Hürriyet'in ekinde yazan çok ’“nazik’” bir hanımefendi.
Son yazılarından birinin konusu, bebeğiyle çıktığı mavi yolculuk.
’“Keşke kocamla çocuklarım da burada olsaydı’” diyen çocuğunun bakıcısını
ciddi şekilde sözcükleri ile dövdükten sonra, hızını alamayıp arkadaşının çocuğunun bakıcısına geçiyor: "Kardeşim dadı mısın, dansöz mü?.. Ben o kadının kafasını dalış tüpü olmadan suya gömerim"!
Onlarca, yüzlerce örnek verip bu yazıyı uzattıkça uzatmak mümkün.
Niçin, nasıl bugünlere geldiğimizi, Engin Geçtan son kitabı ’“Zamane’”de
eksiksiz anlatmış. Geçtan, psikiyatri perspektifinden bakarak, toplumun ve bireyin değişmesine ilişkin değerlendirmelerde bulunuyor.
Hiç zaman yitirmeden alın, okuyun derim.
AYDIN HAVASI: Kimi zaman, internet ya da yazılı basın olsun, ’“köşe kazaları’” oluyor. Biliyorum, birileri buluttan nem kaptığımı söyleyecek. Olsun... Çok eğlendiğim bir anektodu aktarayım size... Bir dönem çok keyifle çalıştığım Ercan Arıklı’’ya arkadaşlarından biri, ’“Hep solcuları çalıştırıyorsun, niye’” diye sorunca, Ercan Bey tüm zarifliği ile şu yanıtı veriyor: ’“Hayatım, kafası çalışan bir tane sağcı göster, hemen işe alayım!’”