Sırtımızdaki ayıp: 6-7 Eylül faciası

Abone Ol
Tarihsel değişmelerin hiçbiri, bir geceden ertesi sabaha ortaya çıkmaz, bunların her biri uzun soluklu oluşumların planlı programlı stratejilerin sonucudur.’¶
Sonuncu değişmenin, sürecin bütününü değiştirdiğine dair olaysal
tarih, bir yanılgıdan ibarettir. Bu açıdan tarihte sihirli anlar yoktur.

Yani, ne Fransız devrimi 14Temmuz 1789’’da Bastil’’in alınması ile başlamıştır, ne Avrupa emperyalizmi 1918’’de 1. Dünya Savaşı’’nın
bitmesiyle tarihe karışmıştır, ne ABD’’nin büyük Ortadoğu Projesi
Irak’’ın işgali ile ortaya çıkmıştır, ne de 1955, 6 Eylül’’ünde olan müessif olaylar aynı günün sonucudur.

Sihirli tarihler yoktur ama simgesel tarihler, bir sürecin yoğunlaşma noktalarını belirleyen dönemeçler vardır; önemli olan bu tarihi dönemeçlere veya simgesel tarihlere nasıl gelindiğinin doğru anlaşılmasıdır.

Ayrıca ülkemiz üzerinde, geçmişte yaşananları incelerken, Osmanlı İmparatorluğu’’nun küllerinden doğan genç Türkiye Cumhuriyeti’’nin sırtına sadece geçmişin şanlı tarihi, bin yıllık dostluklar, aynı din dil kültür birlikteliği gibi zenginlikler binmez; geçmişteki savaşlar, sancılı olaylar, İslam-Hıristiyan çatışmaları gibi acılar da biner.

Bizler Bulgaristan’’ı 545 yıl, Yunanistan’’ı 400 yıl, Sırbistan’’ı 539 yıl, Hırvatistan’’ı 539 yıl, Slovenya’’yı 250 yıl, Romanya’’yı 490 yıl, Macaristan’’ı 160 yıl, Moldova’’yı 490 yıl, Ukrayna’’yı 308 yıl, Gürcistan’’ı 400 yıl, Irak’’ı 402 yıl, Suriye’’yi 402 yıl İsrail’’i 402 yıl, S.Arabistan’’ı 399 yıl, Mısır’’ı 397 yıl, Libya’’yı 394 yıl, Tunus’’u 308 yıl, Cezayir’’i 313 yıl, Sudan’’ı (Osmanlı adı Nubye) 397 yıl, Eritre’’yi (Osmanlı adı Habeş) 350 yıl, Cibuti’’yi 350 yıl, Kenya sahillerini 350 yıl, Tanzanya sahillerini 250 yıl adaletle yönetmiş, o yörelerdeki insanların haklarına ve inançlarına saygı göstermiş, onları asimile etmemiş bir geçmişin bugünkü temsilcileriyiz.
Ne yazık ki bu ülkelerin en az yarısı bize düşmandır ve bizi parçalamak istemektedir. Bunu bir komplo teorisi veya paranoya olarak almamak, aksine tarihsel gerçekler olarak anlamak zorundayız. Doğrusu da budur.

Geçmişi iyi bildiğimiz, tarihte dönüm noktası olarak görünen olaylara nasıl gelindiğini, genel ve yerel olarak olaylara nasıl bakmamız gerektiğini, bu yolda uygulanan politikaları ve bu politikaların amaçlarını doğru tespit ettiğimiz ölçüde, bugünkü gelişmeleri yorumlama ve sağlıklı öngörüler üretme şansımız olacaktır.

6-7 Eylül olaylarına da bu perspektifte bakmamız gerekir.

54 yıl önce yaşadığımız 6-7 Eylül faciası, son günlerde, özellikle ''Güz Sancısı'' adlı filmle sıkça gündeme gelmeye başlamış, bu konuda yazılı basında pek çok makale yer almıştır. Bu makalelerin ortak noktası, 6-7 Eylül'ü, azınlıkların tasfiyesine yönelik bir provokasyon olarak tanımlamalarıdır.

6-7 Eylül olaylarını sadece bu pencereden yorumlar, Türkiye üzerinde dönen oyunları görmezden gelirsek, hem 6-7 Eylül'ü eksik değerlendirmiş olur, hem bugün de devam eden dış mihraklı provokasyonları gözden kaçırırız düşüncesindeyim.

6-7 Eylül olaylarına geçmeden, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan itibaren azınlıklar konusundaki politikalarını, yüreklilikle gözden geçirmeliyiz.

Osmanlı İmparatorluğu, son yüzyılını (yani 19. yüzyıl) emperyalist Avrupa devletlerinin, Osmanlı toprakları üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için oynadıkları oyunlar ile boğuşmak ve sürekli toprak kaybetmekle geçirmiştir.

Balkanlar'daki isyanları destekleyen batılıların, her isyandan sonra Osmanlı'ya açtıkları savaşlar, elden çıkan topraklardan gelen göçler, imparatorluğun zaten kıt olan ekonomik kaynaklarını yok etmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında, bu emperyalist oyunlar Anadolu'ya da sıçramış; Rusya, Anadolu Ermenilerini örgütlemeye başlamıştır.

Bütün bu gelişmeler, Türk aydınını etkilemiş, 20. yüzyıl başında ortaya çıkan ''Türkçülük'' hareketine de zemin hazırlamıştır. Bu nedenledir ki, Lozan konferansı'nda, Türk tarafının üzerinde önemle durduğu konulardan biri de ''mübadele'' meselesi olmuştur. Mübadele, 19. yüzyıl boyunca, Balkanlar'da ve imparatorluğun her köşesinde, emperyalistlerin destekledikleri azınlık isyanlarının bir sonucudur.

Genç Türkiye cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren, İttihat Terakki'nin ekonomik, kültürel ve siyasi bir proje olarak ortaya koyduğu, ''ulus-devlet'' görüşünü benimsemiştir. Bu süreçte, ''tek dil, tek ülkü, tek hars'' söylemi önem kazanmıştır. II. Dünya Savaşı döneminde ise daha da ileri gidilmiş, Almanya ve İtalya'daki ''ırkçı milliyetçilik'' etkisiyle ''varlık vergisi'' ayıbı ortaya çıkmıştır.

1950'de, Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle birlikte, ''liberal'' söylemler gündeme gelmiş, azınlıklardan birkaç milletvekili TBMM'ye girmiştir. Ancak DP'nin liberalleşme hareketleri, başta ekonomi olmak üzere başarılı olamamıştır.

Bu yıllarda, dünyada yeni bir düzen oluşmaktaydı.

2. Dünya Savaşı'na kadar dünyaya hakim olan, sanayileşmiş - sömürgeci Avrupa devletleri, ikinci plana düşüyor, siyaset alanı, Avrupa olmaktan çıkarak, bütün dünyaya yayılıyor ve bu genişleyen siyasal platforma, ABD ve SSCB, iki süper güç olarak çıkıyorlardı. Avrupa devletlerinin güç kaybetmeleri, sömürgeciliğin de sonu olmuştur. Bu yeni oluşumda, İngiltere ve Fransa, özellikle Orta Doğu'daki güçlerini koruma mücadelesine başlamışlardır.

Orta Doğu, geçmişte, Uzak Doğu'ya giden ticaret yolları nedeniyle önemli bir jeopolitik konuma sahipti. Süveyş kanalının açılmasıyla bu önem katlanarak artmıştı. 20. yüzyılın getirdiği teknolojik gelişmeler sonunda, petrolün en stratejik enerji kaynağı haline gelmesiyle Orta Doğu'nun önemi çok farklı boyutlara ulaşmıştır. Avrupa'nın petrol ihtiyacının yüzde 74'ünü, sadece Almanya'nın ise yüzde 90'a yakınını bu bölgeden karşıladığı göz önüne alınırsa, Orta Doğu'nun önemi daha açık anlaşılacaktır.

İşte tam bu ortamda, Kıbrıs halkı da, İngiltere'den ayrılarak, bağımsız bir devlet olmak için mücadeleye başlamıştır. İlk dönemde amaç bağımsız bir Kıbrıs'tı ve ada halkları İngilizlere karşı birlikte mücadele veriyorlardı. İngiltere, Orta Doğu'daki çıkarları açısından Kıbrıs'tan vazgeçmek istemediği için, geleneksel ''böl-yönet'' politikasına başvurarak, Rumlara ''EOKA''yı kurdurdu ve ada halkını birbirine düşürdü.

İngiltere'nin bundan sonraki adımı ise 6-7 Eylül olayları için 'Türk Gladyosu'nu yönlendirmek oldu. İngilizler, Türk Gladyosu'nu, İstanbul'da yapılacak büyük bir gösterinin, devam etmekte olan Kıbrıs görüşmelerinde Türkiye'ye güç sağlayacağına, öte yandan, İstanbul'daki 'Rum burjuvazisi'nin hiç olmazsa bir kısmının Türkiye’’yi terk edeceğine, bir taşla iki kuş vurulacağına ikna etti.

İngiltere, olayların büyümesiyle cumhuriyetin kuruluşundan beri sorunsuz devam eden Türk- Yunan münasebetlerinin bozulacağını, bu şekilde, NATO’’nun en stratejik bölgesinde meydana gelecek çatlağın, ABD'nin orta-doğu'daki gücünü de etkileyeceğini planlıyordu.

Olaylar, tam da İngilizlerin istediği gibi gelişti. Türk Gladyosu, günler öncesinden hazırlandı. İstanbul'a ''talancıları'' topladı. Bu hazırlıklar belli bir hava yarattı ki, ağustos ayının son haftasında, Rum vatandaşlar dükkanlarını açmamaya veya erken kepenk indirmeye başladılar.

Olayları başlatacak ''fitil'' ise her zaman, her kesimin acımasızca kullandığı büyük Atatürk oldu.
6 Eylül 1955 günü, saat 13.00 haberlerinde, Ata'nın Selanik'teki evinin bombalandığı haberi verildi. Gazeteci Gökşin Sipahioğlu'nun yönettiği ''İstanbul Ekspres'' gazetesi anında ikinci baskı yaptı ve sokaklarda dağıtılmaya başlandı. Akşam da facia gerçekleşti.

6-7 Eylül olaylarından kısa bir süre sonra, İngiltere ve Fransa, ABD'den ayrı olarak, Süveyş Kanalı için Mısır'a saldıracaklar, yine aynı dönemde, İngiltere Türkiye'yi ikna ederek, Irak'la ''Bağdat Paktı''nı kurduracak ve Menderes'in ABD ile ilişkilerinin ciddi şekilde bozulmasına neden olacaktır.

6-7 Eylül olaylarında, maalesef Türk hükümeti vahim bir hata yapmıştır. Daha da kötüsü, kendisi için hazırlanan tuzağa düşmüştür. Böylece sırtımıza ’‘dünya durdukça taşıyacağımız bir ayıp’’ yüklenmiş oldu.

Yakın tarihimizdeki olayları, bu şekilde, çok yönlü olarak irdelersek, bugün bize hazırlanan tuzakları daha kolay fark edeceğimize inanıyorum.

(Bu çalışmada bana yardımlarını esirgemeyen değerli çalışma arkadaşım sayın Birgül İleri’’ye teşekkür ederim.)